MURAT BARDAKÇI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MURAT BARDAKÇI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2011 Pazartesi

MURAT BARDAKÇI-Bırakın, dedem Şam'da huzur içerisinde uyusun"

Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış'ın, önceki gün Sultan Vahideddin'in Şam'daki ve Nazım Hikmet'in de Moskova'daki mezarlarının Türkiye'ye getirilmelerinin "âdil olacağını" söylemesi üzerine, padişahın ailesinin şu andaki en büyüğü olan torunu Neslişah Sultan (Osmanoğlu)'na bu konuda ne düşündüğünü sordum. Neslişah Sultan, "Mezarın nakli, memlekette huzursuzluk yaratabilir. Getirilmesine bu yüzden karşıyız" dedi ve "Padişahlarla şairlerin birbirlerine emsal gösterilmelerinin yanlış olduğunu" söyledi.

DÜN, gazetelerde yazıyordu: Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış, Sultan Vahideddin'in Suriye'nin başkenti Şam'daki ve Nazım Hikmet'in de Moskova'daki mezarlarının Türkiye'ye getirilmelerinin "âdil olacağını" söylemiş. Önceki gün Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği'nin (MÜSİAD) düzenlediği "AB-Türkiye İlişkileri" konulu bir toplantıya katılan Egemen Bağış'a, mezarların Türkiye'ye getirilmeleri konusu hakkında ne düşündüğü sorulmuş. Bağış, Nazım'm ailesinin konuya sıcak bakmadığını söyledikten sonra Nazım ile beraber Vahideddin'in getirilmesinin de âdil olduğunu söylemiş ve "Bu topraklara sevgisi, muhabbeti olan herkesin bu topraklarda yatma hakkı olmalıdır. Bunu onlardan almaya da hiçbirimizin hakkı olmamalıdır" demiş. Sultan Vahideddin'in mezarının Türkiye'ye nakledilmesi konusu bundan 13 sene önce, 1996 yazında da gündeme gelmiş, son padişahın vârisleri ile mezarı getirmek isteyen siyasetçiler gayrıresmî şekilde temas etmişler ama Sultan Vahideddin'in ailesi, sonraki senelerde Nazım Hikmet'in vârislerinin verecekleri cevabın aynını o zaman vermiş ve mezarın nakline karşı çıkmışlardı.
Sultan Vahdeddin'in Suriye/Şam'da bulunan Süleymaniye Camii'ndeki kabri.
Kabrin üzerinde: "Huve'l-hayyu'l-bâkî. Es-sultan ibni's-sultan es-sultan Mehmed Vahideddin Hani's-sâ-dis ruhuna fatiha. Velâdeti 21 Şubat 1861, vefatı 16 Mayıs 1926" yazıyor. Anlamı: "Sonsuza kadar kalıcı olan, sadece Allah'tır. Sultan oğlu sultan oğlu Altıncı Sultan Mehmed Vahideddin Han'ın ruhuna fatiha. Doğumu 21 Şubat 1861, vefatı 16 Mayıs 1926"

ÜÇ AYRI ENDİŞE

Şam'daki mezar ile ilgili olarak Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün son Suriye ziyaretinin ardından bir başka gelişme daha yaşanmıştı. Hükümet, avlusunda Sultan Vahideddin'in yanısıra çok sayıda hanedan mensubunun mezarının bulunduğu, Mimar Sinan'ın eseri olan ama yıkılma tehlikesi yaşanan Süleymaniye Camii'nin restorasyonu için ödenek ayırmış ve Cumhurbaşkanı Gül, bu konudaki kararnameyi geçen hafta imzalamıştı. Dün, Sultan Vahideddin'in ailesinin şu andaki en büyüğü olan torunu Neslişah Sultan (Osmanoğlu) ile konuştum ve Devlet Bakanı Egemen Bağış'ın mezarların nakli konusundaki sözleri hakkında ne düşündüğünü sordum.Padişahın torunu, dedelerinin mezarının Türkiye'ye getirilmesinin her zaman gönüllerinde yattığını ama naklin "memleket için iyi olmayacağına" inandıkları için şu anda istemediklerini söyledi. Neslişah Osmanoğlu, daha sonra, konunun bundan 13 sene önce gündeme gelmesi sırasındaki çekincelerinin bugün için de geçerli olduğunu anlattı. Sultan Vahideddin'in ailesi, büyükbabalarının mezarının Suriye'den Türkiye'ye getirilmesine üç sebepten dolayı sıcak bakmıyorlar:

1-Aile, mezarın naklini her zaman istemiştir ancak bu iş Türkiye'de huzursuzluk yaratacak bir gelişme olmamalıdır. Hayatında zaten çok çekmiş olan hükümdar, hiç olmazsa mezarında huzur içerisinde bırakılmalıdır.

2-Sultan Vahideddin'in son uykusunu uyuduğu Şam hem Müslüman bir ülkenin toprağıdır, hem de Osmanlı İmparatorluğu'nun en geniş vilâyetinin merkezidir. Dolayısıyla, büyükbabamızın mezarı yabancı bir memlekette değil, o devirde başında bulunduğu devletin sınırları içerisindedir. Üstelik cedleri Kanuni Sultan Süleyman ile İkinci Selim tarafından yaptırılan bir camidedir ve bu camiin haziresinde ailesinden 26 kişiyle birarada yatmaktadır.

3-Türkiye dışmda bulunan bütün Türk mezarları, hiçbir ayırım yapılmadan memlekete getirilmelidir ama, bazı çevrelerin mezarları birbirleriyle mukayese etmeleri kabul edilemez. "Şu kişinin mezarı getirilirse, Vahideddin de getirilmelidir" demek, padişahlarla şairleri emsal göstermek hoş bir şey değildir.

Yasalara ve geleneklere göre, mezar nakli ancak cenazesi nakledilecek olan kişinin ailesinin izin vermesi halinde yapılabilir. Bu konuda öncelikle karar sahibi olan kişi, ölenin eşidir ve eşin hayatta olmaması durumunda vârislerin onayı gerekir.

Hem Sultan Vahideddin'in, hem de Nazım Hikmet'in vârisleri nakil konusuna bugün sıcak bakmadıklarına göre, tarihimizin ve edebiyatımızın bu iki meşhur ismi, son uykularını daha uzun yıllar başka memleketlerde uyuyacaklar demektir.
Esnaf cenazeye haciz koydurmuştu

OSMANOGULLARI'nın son hükümdarı Sultan Vahideddin, hayata 1926'nın 16 Mayıs gecesi İtalya'nın Akdeniz sahilindeki küçük kasabası San Remo'daki "Manolya Villası"nda veda etti.

Sultan ve Halife unvanlarını taşıyan Vahideddin'in Hristiyan toprağında defni uygun değildi, Türkiye sözkonusu olamazdı ve Müslüman bir memleket arandı. İşte tam o sırada, Manolya Villası'na icra memurları geldi. Esnaf, başta mahallenin bakkalı Steiner ile manavı Morini olmak üzere, birikmiş alacaklarını tahsil edebilmek için tabuta haciz koydurdular ve tabutun başına iki polis diktirdiler.

Tabut, tam 15 gün villada rehin kaldı ve haczin kaldırılmasına, hükümdarın kızı Sabiha Sultan'ın, elinde kalan tek serveti olan küpelerini satıp borçları ödemesinden sonra izin verildi. Hacze sebep olan borçların toplamı, bugünün parasıyla sadece 20 bin dolar civarındaydı. Artan parayla, cenaze tahnid ettirildi. O arada, Suriye'de bir manda idaresi kurmuş olan Fransa da padişahın Şam'a defnedilmesine izin verdi.

Cenazeyi Şam'a Sultan Vahideddin'in damadı Şehzade Ömer götürdü. Suriye'nin o günlerdeki Cumhurbaşkanı Ahmed Nami Bey, Sultan Abdülhamid'in eski damadı idi ve cenazeyi Şam'da karşılayanların başında, Ahmed Nami Bey vardı. Sultan Vahideddin, iki gün sonra, Şam'ın merkezinde bulunan hem "Süleymaniye", hem de "Selimiye" denen camiin avlusuna defnedildiğinde, ölümünün üzerinden iki ay geçmişti.

Ama, şanssızlıklar hükümdarın yakasını ölümünden sonra bile bırakmadı. Avluyu birkaç hafta sonra su bastı, mezar altüst oldu, cenaze toprağın üzerine çıktı ve mezar arka taraftaki diğer avluya nakledildi. Sürgünde can veren sultanlar ve şehzadeler de buraya defnedildi ve mezar sayısı 26'ya ulaştı. Sultan Vahideddin, 1926'dan buyana işte bu avluda yatıyor ve mezarların bakımını, aylığını Suriye Vakıflar Bakanlığı'ndan alan ve görevi babadan oğula devreden bir aile yapıyor. Padişaha ait ufak lahdin alınlığında, "Huve'l-hayyu'l-bâkî. Es-sultan ibni's-sultan es-sultan Mehmed Vahideddin Hani's-sâ-dis ruhuna fatiha. Velâdeti 21 Şubat 1861, vefatı 16 Mayıs 1926"; yani "Sonsuza kadar kalıcı olan, sadece Allah'tır. Sultan oğlu sultan oğlu Altıncı Sultan Mehmed Vahideddin Han'ın ruhuna fatiha. Doğumu 21 Şubat 1861, vefatı 16 Mayıs 1926" yazılı.

Nazım'ın ailesi de nakle karşı çıktı

NAZIM Hikmet'in Moskova'daki mezarının Türkiye'ye getirilmesi konusu senelerden buyana konuşuldu, tartışıldı ama ilk ciddi girişimi, geçtiğimiz aylarda Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay yaptı.

Şairin İstanbul'da yaşayan vârisleri ile görüşen Günay, vârislere hükümetin mezarı Türkiye'ye getirme arzusunda olduğunu söyledi, ancak aile nakil konusuna sıcak bakmadı.

Nazım Hikmet'in ailesinin, Moskova'daki mezarın Türkiye'ye getirilmesine taraftar olmamalarının iki gerekçesi vardı:

Birincisi, Nazım'ın vasiyeti uyarınca Anadolu'da bir çınar ağacının altına defnedilmesi halinde yeni mezarın hedef haline gelmesi. Diğeri, ise, bazı çevrelerin konuyu "Biz, Nazım'ı bile vatanına kavuşturmuş kişileriz" şeklinde siyasi propagandaya dönüştürmeleri ihtimali.

Murat Bardakçı
(Habertürk, 15.06.2009)

MURAT BARDAKÇI-Parasızlık, Kanuni ve Abdülhamid türbelerinin kapılarına kilit vurdurdu


(Kanuni Sultan Süleyman; İstanbul'un Fatih ilçesindeki Süleymaniye semtinde,
Süleymaniye Camii bahçesindeki 7 sandukalı türbedir.)

Kanuni Sultan Süleyman'a yahut Sultan Abdülhamid'e muhabbet duyuyor ve türbelerini ziyaret edip sandukalarının başında bir fatiha okumak istiyorsanız hiç heveslenmeyin.

Gidemezsiniz, göremezsiniz, zira İstanbul'da bugün üç padişahın, Fatih'in, oğlu İkinci Bayezid'in ve Sultan Ahmed'in haricinde bütün hükümdar türbeleri artık kapalı. Sadece hükümdarları değil, yakınlarını, meselâ Kanunî'nin büyük aşkı Hürrem Sultan'ı ve mimarı Sinan'ı da ziyaret edemez, mermer taşları birer işçilik şaheseri, kitabeleri de edebî metin olan eski devlet büyüklerinin yahut âlimlerin türbelerini göremezsiniz. Zira, şimdi çoğu kilit altında, kapanmalarının gerekçesinin de "parasızlık" olduğu söyleniyor. Cumhuriyet tarihi boyunca idelolojinin yumuşayıp siyasetin değişmesinden en fazla etkilenen mekânların başında, türbeler gelirdi. Ama, sosyolojik bir inceleme olabilecek öneme sahip bulunan bu konu üzerinde, şimdiye kadar hiç durulmadı. "Türbe" derken padişahların, hanedan mensuplarının, eski devlet adamlarının ve halk tarafından çoğu "evliya" kabul edilen din büyüklerinin ufak bir bina şeklinde olan ve sandukanın bulunduğu yere bir kapıdan girilen mezarlarını kastediyorum. Bu türbeler, Cumhuriyet'in ilk yıllarında kanunla kapatıldılar, sonra yine kanunla açıldılar, derken ardarda yayınlanan yönetmeliklerin konusu oldular.

Kanunî, "help me" dedi!
1925'te çıkartılan 677 sayılı "Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun" ile, türbelerin tamamı kapatıldı. Ziyaretçiler içeriye giremiyor, dualarını "şebeke" denilen pencere parmaklıklarının önünde etmek zorunda kalıyorlardı. Derken, aradan 25 sene geçti, İsmet Paşa'nın cumhurbaşkanlığının ve Tek Parti döneminin sona ermesinden iki ay önce, 1 Mart 1950'de çıkartılan 5566 sayılı kanunla bazı türbelerin tekrar açılmalarına izin verildi. 1990'a gelindiğinde kanunda teknik bazı değişiklikler yapılınca, türbelerin yönetimiyle bakımı konusu, sonraki senelerde Kültür Bakanlığı, Vakıflar ve belediyeler arasında yetki kullanımı bakımından tam bir arapsaçına döndü. Bütün bunların üzerine, bir de parasızlığı ve ihmali ilâve edin! 1996 yazında, o zaman açık olan padişah türbelerinin girişine tuhaf bir İngilizceyle "Donation is needed to restore the tomb. Please Help us! Thank you" yani "Bu mezarı restore etmek için bağışa ihtiyaç var. Lütfen bize yardım edin! Teşekkürler" sözlerinin yazılı olduğu, içeride yatan hükümdarın ruhunu dilenci seviyesine indiren kâğıtlar asılmıştı. Ortalığı velveleye vermem üzerine, zamanın Kültür Bakanı kâğıtları kaldırtmış ve şortlu turistlerin ceplerindeki bozukluklar yerlerinde kalmıştı.
(II.Abdülhamid Han; İstanbul'un Eminönü ilçesindeki
Çemberlitaş semtindeki 11 sandukalı II.Mahmud türbesindedir.)
Bu vakıflara ne oldu?
Ama, ilerleyen senelerde, mesele daha da karıştı. Kadro yokluğundan türbedar, bekçi ve koruma görevlisi alınamadı, zamanın getirdiği tahribata karşı gereken restorasyonlar yapılamadı, türbelerdeki eski Kur'an, sanduka örtüsü ve şamdan gibi eski eserlerin muhafazası dert oldu, hattâ elektrik ve su faturaları bile ödenemez hâle geldi. Ve, netice: İstanbul'da 300'den fazla türbe var, "sanat değeri taşıdıkları için ziyarete lâyık bulunanların" sayısı 117, bu 117 türbe için bugün on özel güvenlikçi ve beş bekçi bulunuyor. Dolayısıyla Kanunî Süleyman'ın, Sultan Abdülhamid'in, Yavuz Selim'in, İkinci Mahmud'un ve daha birçok hükümdarla eski devirlerin devlet büyüklerinin ve âlimlerinin türbeleri kilit altında. Şimdi sadece 19 türbe açık; hükümdarlardan yalnızca Fatih Sultan Mehmed, İkinci Bayezid ve Sultan Ahmed ziyaret edilebiliyor. Eyüpsultan, Aziz Mahmud Hüdâi, Mustafa Devatî, Sünbül ve Merkez Efendiler ise, halktan gördükleri saygıya hürmeten ve bir yerde de ziyaretçi sayısının fazla olması sayesinde açık tutuluyorlar. Unutmadan sorayım: Türbelerinin kapılarına "parasızlık" bahanesiyle kilit vurulanların hemen hepsinin çok zengin vakıfları vardı ve vakfiyelerinde türbelerinin bakımı konusu da geniş şekilde yeralırdı. Bu vakıflara ne oldu?

Murat Bardakçı
(Habertürk, 04.07.2009)

Talat Paşa'nın Evrak-ı Metrûkesi ya da Kara Bahtlı (!) Defteri

Gazeteci Murat Bardakçı'nın, Talat Paşa'nın özel arşivinde bulunan Kara Kaplı Defteri'ndeki belgeler arasından seçerek hazırladığı "Talat Paşa'nın Evrak-ı Metrûkesi" adlı eser, çıktığı günden beri bazı yazarlar tarafından tehcir sonrası Ermenilerin akıbetini açıklamak için kullanılmaktadır.

New York Times gazetesine, kitap ile ilgili bir haber yapan muhabir Sabrina Tavernise söz konusu kitabın Türkiye'de akademik çevreleri sessizliğe boğduğunu iddia etti. Aynı muhabire bir açıklama yapan Alman soykırım tarihçisi Dr. Hilmar Keiser de bu kitabın Türk tarihçilerin başına sopa gibi düştüğünü iddia etti.

Türkiye'de ise Halil Berktay, Oral Çalışlar gibi bazı tarihçi ve yazarlar, eserin Ermeni sorunu konusundaki resmi tezleri temelinden yıktığını ve son 15 yılda yazılmış en önemli kitap olduğunu iddia ettiler. Amerika ve Avrupa'da Ermenilere yakın çevreler, Bardakçı'nın kitabında 77. sayfada yer alan ve tehcir esnasında sevk olunan Ermeni sayısına dair belgeye atıf yaparak Ermeni kayıplarının en az 972.246 olduğunu belirlediler (!)

YANLIŞ HESAP HALEP'TEN (!) DÖNER...
Bu iddiaya kaynak da Bardakçı'nın 109. sayfada yayınladığı "Ermeni nüfusunun tehcir sonrasındaki genel hesabı" başlıklı tablodur. Bu tabloya göre tehcir sonrasında Anadolu'da kalan Ermeni nüfusu 284.157 (belgenin altındaki notta, resmi belgelerde hiç de alışık olmadığımız şekilde, nüfus tamamen yazılmadığından verilen sayıya % 30 kadar ilave etmek gerektiği belirtilmekte, bu durumda yerinde kalanların 350.000 ile 400.000 arasında olacağı kaydedilmektedir) kişidir. Bu zorlama bir çıkarımdır; çünkü bu sayı, ilginç bir rastlantı değilse, pek çok yerli ve yabancı kaynakta tehcirden muaf olan Ermeni sayısı olarak geçmektedir.

Aynı şekilde bu rakam tahmini olarak eklenen % 30 hariç tutulursa, Lozan'a sunulan ve Anadolu Ermeni nüfusunu (281.000) gösteren nüfus ile de aynıdır. Dolayısıyla, bu belgeyi tehcirden sonra [hayatta] kalan nüfus şeklinde değil, muaf ya da yerinde bırakılan Ermeniler listesi olarak değerlendirmek daha mantıklıdır. Bunun sebeplerini aşağıda belirteceğim. Bununla birlikte listede Halep, Zor ve Musul gibi iskan bölgelerinin de yer alması ve burada çok az sayıda Ermeni kaydedilmesi göç ettirilen Ermenilerin öldürüldüğü şeklinde spekülasyon konusu yapılmaktadır. Konunun sözde uzmanı bazı yazarlar, bu listedeki bilmeceyi çözmek yerine sayının azlığını hiçbir kanıt göstermeden katliamların sonucu olarak açıklamaktadırlar.

Belgeler ezber bozucu mu?

Bardakçı tarafından yayınlanan bu iki belgenin analizine geçmeden önce bu belgelerin abartılan önemine dair (daha önce aynı kitap hakkında 13 Mart 2009 tarihli Radikal gazetesindeki yazımda değinilmeyen) birkaç tespit ve itirazımı okuyucu ile paylaşmak istiyorum: Öncelikle dikkatle incelendiğinde bu belgelerin tehcir çalışmalarıyla doğrudan ilgilenmeyen fakat Ermeni sorunu konusunda uzman olduğunu iddia eden bazı yazarların ileri sürdüğü gibi tehcir araştırmalarındaki bilgileri değiştirecek, var olduğu iddia edilen resmî tezi kökünden sarsacak ya da ezber bozacak nitelikte olmadığı açıktır. Neden?

Birincisi, "sevk olunan Ermeni" miktarını gösteren belge (s. 77) eşsiz bir belge değildir. Nitekim belgeyi kaleme alan kâtibe ait muhtemelen daha önceki bir tarihte kaleme alınmış benzeri bir belge, ATASE tarafından yaklaşık 3 yıl önce ("Arşiv Belgeleriyle Ermeni Faaliyetleri, 1914–1918", cilt I, s. 444–445) yayınlanmıştır. Nedense bu belge hiç ezber bozmamış ya da Türk tarihçilerinin başına sopa gibi inmemiştir. Halbuki iki belge arasındaki fark son derece azdır.
İkincisi, Bardakçı'nın yayınladığı her iki belge de, herhangi bir Osmanlı dairesinde kayda girip, tarih ve sayı verilmediği için resmî değildir. Özellikle hayatta kalan Ermeni sayısını gösterdiği iddia edilen 109. sayfadaki belgeyi tarihlendirmek eldeki bilgiler ışığında imkânsızdır. Belgenin Kara Kaplı Defter'in içinden olmaması mümkündür ve galiba Bardakçı da bir TV programında bu yönde bir ifadede bulunmuştur. Her ne kadar Bardakçı belge için "1915-1916 olabilir" şeklinde bir kayıt düşmüş ise de, buna dair bir delil sunmamaktadır. Tarih metodolojisinde tarihçiler tarafından itibar edilmeyen bu tür belgeler, ancak ihtiyatla kullanılabilir. Elimizde tehcir edilen Ermenilerin toplam sayısını gösteren bir başka belge olmadığı için bu belgeye de ihtiyatla yaklaşılmalıdır. Ayrıca bu belgelerin tarihsiz ve Talat Paşa için hazırlanmış eksik bir bilgi notu olduğu gerçeği göz ardı edilmemelidir.

Bu bakımdan söz konusu belgelerin analizini doğru yapmak ve Ermeni tehcirini açıklamak için kullanmak çok daha büyük önem arz etmektedir. Bu noktayı gözden kaçırmadan sevk olunan Ermeni miktarını gösteren (s.77) belge analiz edildiğinde, ATASE ve Bardakçı tarafından yayınlanan ve aynı kalemden çıkan iki belgenin birbirine çok benzer olduğu bir kere daha vurgulanmalıdır. Şöyle ki ATASE tarafından yayınlanan belgedeki sevk olunmasına karar verilen nüfus ile Bardakçı tarafından yayınlanan ve sevk olunan nüfusu gösteren liste arasında hemen hemen hiçbir fark yoktur. Bardakçı'nın yayınladığı tabloda sevk olunanlar toplamı 924.158 iken, ATASE belgesinde sevkine karar verilmiş nüfusu 987.568'dir. İki belgenin arasındaki fark, ATASE belgesinde Van vilayetinden sevk edilecek 67.792 kişi kayıtlı iken, Bardakçı'nın yayınladığı belgede Van'ın olmamasıdır. Buna karşılık ATASE belgesinde de Konya vilayetinden sevk edilecek 4.381 kişi eksiktir. Buradan çıkan sonuç, her iki belgedeki tabloların vilayet ve livalardan sevk olunması öngörülen Ermenilerin deftere kaydından ibare olduğudur.

Görüldüğü gibi burada asıl şaşırtıcı ve düşündürücü olan, Bardakçı tarafından yayınlanan belgedeki sevk olunan nüfus ile ATASE tarafından yayınlanan sevki kararlaştırılmış nüfus arasında hiçbir fark olmamasıdır. Bardakçı, bu duruma bir açıklama getirmemekte ve yorumlamayı okuyucuya bırakmaktadır
.
KARA KAPLI DEFTERİ DOĞRU OKUMAK
Hâlbuki tarihçinin görevi, okuyucuyu analizler yaparak aydınlatmaktır. Çünkü "yorumlama" okuyucuya bırakıldığında, konunun uzmanı olmayan kişiler, doğal olarak listede sıralanan vilayetlerdeki bütün Ermenilerin sevk olunduğunu varsaymaktadır. Hâlbuki durum hiç de böyle değildir. Bu yargımızın nedenleri şunlardır:

Öncelikle Bardakçı'nın yayınladığı belgede (s.109) savaş öncesi Osmanlı Ermeni nüfusunun azami 1.500.000 olduğu kaydedilmektedir. Bu nüfus yine derkenar kaydına dayanan bir tahmindir. Çünkü Ortodoks nüfus 1.187.818 olup buna Katolik olan 63.967 kişinin eklenmesiyle 1.256.403 rakamına ulaşılmaktadır. Ancak yaşayan nüfusun tam olarak yazılmadığı kabul edilerek gerçek rakamın 1,5 milyona ulaşabileceği belirtilmektedir. Burada Protestan nüfusun da eksik olduğu düşünülürse rakam makul bulunabilir.

Bu belgenin ikinci ve bana göre açıklanması çok daha zor bir başka yanı ise sevk olunan Ermenileri gösteren listede "0" Ermeni kaldığı belirtilen yerlerde, 284.157 (ya da eksikler ilave edildiğinde 350.000) kişinin yaşadığını göstermesidir. Bu belge gerçekten 1916 sonlarında hazırlandı ise nüfusunun tamamının sürgün edildiği ifade edilen vilayetlerdeki tahmini 350.000 kişinin varlığı nasıl açıklanacaktır? Özele indiğimizde ise gerçekten Trabzon gibi Şubat 1916'da binlerce Ermeni'nin yardımıyla Rus işgaline uğrayan bazı yerlerdeki Ermeni varlığı nasıl açıklanacaktır? Tüm konsolos ve misyoner raporlarına karşılık Elazığ'da hiçbir Ermeni kalmadığı nasıl kabul edilebilir?

Diğer taraftan örneğin Ankara, Erzurum, vs. gibi vilayetlerde sevk olunacak nüfus ile sevk olunan nüfus aynıdır, yani bu şehirlerde tek bir Ermeni bile bırakılmamış gibi görünmektedir. Hâlbuki 109. sayfada aynı vilayetlerde yerinde kalan Ermeni sayıları verilmektedir. Bu durumda s.77'deki listede naklolunan nüfustan kastın sadece Ortodoks Ermeniler olduğu sonucunu çıkarmak mümkündür. Dolayısıyla sayfa 109'daki 350.000 kişi de olsa olsa tehcirden sonra hayatta kalanlar değil, muaf tutulan ve sevk edilmeyen Ermeniler olarak okunmalıdır.
TEHCİR HAKKINDA GERÇEKLER
Görüldüğü gibi Bardakçı ve ATASE tarafından yayınlanan belgeler birbiriyle karşılaştırılarak okunduğunda, şaşırtıcı, ezber bozucu, ya da TTK'nın yapmış olduğu araştırmaların sonuçlarının tersyüz edildiği gibi aceleci sonuçlar çıkartmak imkânsızdır. Aksine TTK'nın tehcir üzerinde yaptığı kapsamlı çalışmaların ne kadar isabetli olduğunu ortaya koymaktadır. Şöyle ki:

1. Bardakçı tarafından yayınlanan s.77'deki liste "sevk olunan" Ermeni sayısını 924.158 olarak göstermekle birlikte, bu sayı tehcir bölgesine yapılan sevkıyatı göstermemektedir. Bu sayı, şehirlerden çıkarılan nüfusu ifade etmekte, fakat tehcir edilen Ermenilerin nereye gittiklerini ortaya koymamaktadır. Başka bir ifadeyle bütün sevk edilenleri Suriye ve Musul civarında aramak yanlıştır.

2. Her ne kadar bugün tehcir denildiği zaman Suriye ve Musul civarına sevk edilen Ermeniler anlaşılmaktaysa da, Bardakçı'nın ifadesiyle "tehcirin geniş çaplı bir yer değiştirme olduğu" şüphesizdir. Anadolu içlerinde de iller arasında sevkıyat yapılmıştır. İzmit'ten Kütahya'ya, buradan Afyonkarahisar'a, Amasya'dan Ankara'ya, buradan da Konya'ya sevk edilen Ermeniler olduğu belgelerle sabittir. Dolayısıyla bir şehirden çıkarılmış olan Ermenileri izlemek olanaksızdır.

3. Bazı Ermeniler sevk esnasında firar ederek gizlenmişler, çetelere katılmışlar ya da Kafkasya'ya gitmişlerdir. Özellikle Erzurum, Bitlis, Van, Muş, Harput ve hatta Trabzon vilayetinden sevk edilen Ermenilerden büyük bir kısmı yolda firar etmişlerdir. Amerikan yardım kuruluşu Near East Relief'in (NER) iaşe sağlanan Ermenilere dair verdiği raporlarda Anadolu'dan Kafkasya'ya kaçan Ermeni sayısı en az 325.000 olarak verilmektedir. Yine İran'a firar eden Ermeni sayısı da Tahran Amerikan büyükelçisinin verdiği bilgilere göre en az 40.000 kişidir. Bu insanları da sevk olunan Ermeni rakamlarının içinde değerlendirmek gerekir.

4. Suriye ve Musul civarına sevk olunan Ermeni sayısını 500-600.000 olarak tahmin etmek mümkündür. Nitekim Amerika'nın Halep konsolosu J.B. Jackson'ın 8 Şubat 1916 tarihli belgesine göre bölgedeki kamplarda yaşayan Ermeni mülteci sayısı 486.000 kişidir. Konya ve civarında sevk edilmeyi bekleyenler bu sayıya dahil değildir. Nitekim Ermeni Milli Delegasyonu başkanı olarak Paris Konferansı'na katılan Bogos Nubar Paşa da Fransa dışişleri bakanına gönderdiği 1918 tarihli bir mektupta, bu bölgeye sevk olunan Ermeni sayısını 600-700 bin olarak vermiştir. Buna göre Kafkasya'ya gidenlerle Suriye'ye ulaşanlar toplandığında sevk olunan Ermeniler 925.000 civarındadır. Bu, aynı zamanda bu kadar Ermeni'nin akıbetinin bilindiğini ortaya çıkarmaktadır.

5. TTK tarafından yayımlanan "Ermeniler: Sürgün ve Göç" adlı eserde yer verilen kaynak ve bilgilere göre; ayrıca Suriye, Musul ve Kafkasya'ya ek olarak 1915 yılında Anadolu'dan Mısır'daki Port Said'e 4.500, Amerika'ya 1915-1917 yılları arasında 7.346 Ermeni göç etmiştir.

6. Yine TTK'nın yapmış olduğu çalışmalara göre karşılıklı çatışmalar, baskınlar, katliamlar ve salgın hastalıklar gibi sebeplerle hayatını kaybeden ya da akıbeti kesin olarak tespit edilemeyen Ermeni sayısı (eğer nüfus 1,5 milyon ise) 200.000'i geçmemektedir.

Bu durumda sevk ve iskân sonrasında 972.000 kişinin hayatını kaybettiğini iddia etmek, günümüze ulaşan tarihî belgelere göre tamamen dayanaksızdır. Nitekim I. Dünya Savaşı sonrasında Ermeni Patrikhanesi tarafından hazırlanan ve savaş sonrasında Anadolu'da yaşayan Ermenilerin nüfusunu bildiren bir belge halen Kafkasya ve dünyanın pek çok yerine dağılmış Ermeniler dışında Anadolu'da 644.900 Ermeni yaşadığını il il ortaya koymaktadır (NARA 860J.01/395). Karadeniz Ordusu İstihbarat Birimi'nin 1919 yılında İngiliz Savaş Kabinesi'ne sunduğu bir belgede bu sayı 575.100 olarak verilmekte ve Patrikhane teyit edilmektedir (UK Archives WO 158/933 No: 5796).

Yine NER tarafından temin edilen ve Milletler Cemiyeti'ne sunulan (NARA 867.4016/867) Kasım 1922 tarihini taşıyan bir başka belgeye göre, dünya Emeni nüfusu 3.004.000 olup bu nüfusun, 817.873'ü mülteci statüsündeki Osmanlı Ermeni'sidir. Bu sayıya, Türkiye'de İslamiyet'i kabul etmiş 95.000 kadın ve çocuk ile İstanbul ve Anadolu'da yaşayan 281.000 Ermeni'nin dahil olmadığı bu belgede açıkça kaydedilmektedir. Bu durumda toplam 1.193.873 Osmanlı Ermeni'sinin 1922 itibarıyla hayatta olduğu ortaya çıkmaktadır.

Görüldüğü gibi belgeleri yorumlamak hassas konularda peşin hükme varmamak açısından çok önemlidir. Ne yazık ki Talat Paşa gibi Ermeni terörüne kurban gitmiş bir devlet adamımızın geride bıraktığı belgeler, onu haksız yere mahkûm etmenin bir aracı olarak kullanılmaktadır. Bu açıdan üzülerek ifade etmek gerekir ki, Talat Paşa'nın Kara Kaplı Defteri, tarihi amatör olarak yazanların elinde "Talat Paşa'nın Kara Bahtlı Defteri" olarak anılma tehlikesi ile karşı karşıyadır

Prof. Dr. Kemal Çiçek
(Türk Tarih Kurumu / Ermeni Araştırmaları Masası Başkanı)

MURAT BARDAKÇI-Enver Paşa başarabilseydi, Orta Asya çok farklı olacaktı


Bir Enver Paşa hayranı ve bu konuda ileride kitap yazmayı düşünen bir tarih düşkünü olarak, Murat Bardakçı'yı bu yazısından dolayı kutluyorum. Kendisine, son zamanlarda yerli yerinde yaptığı eleştiri ve yazılarıyla biraz sempati beslemeye başladım. Türbelerle ilgili yazısı, Topkapı Sarayı'ndaki Şaraplı konser gecesinden sonra verdiği tepki ve şimdi de bu yazısıyla ekstra bir ilgim oluştu. Ne zaman Türkistan ve Orta Asya İstiklal Mücadeleleri'nden bahsedilse, Enver Paşa gelir akıllara..

***

"Turan" yahut "dünya Türk birliği" gibisinden hayaller, Türkiye'de bir kesim arasında uzun yıllar bir moda ve derin bir ütopya idi ama bu hayalleri gerçek yapmak için bilfiil çalışan ve canını bile bu uğurda veren tek kişi, Enver Paşa olmuştu. Paşa, büyük bir aşkla sevdiği hanımı Naciye Sultan'a Orta Asya'dan hemen her gün yazdığı yüzlerce mektupta bu hayallerini ayrıntılarıyla anlatıyordu. İşte, Enver Paşa'nın sözkonusu mektuplarında Türkistan'dan ve hayallerinden bahsettiği bazı bölümler...

Doğu Türkistan'da yüzlerce Uygur'un hayatını kaybettiği olaylar günlerdir dünya gündeminin ilk sıralarında yeralıyor ve gelişmeler, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın ifadesiyle "soykırım" boyutlarına ulaştı. Birkaç seneden buyana ne zaman "Türkistan" yahut "Orta Asya" bahsi açılsa, aklıma bir zamanlar bazı kesimlerde pek moda olan "Turan" hayalleri yahut "dünya Türk birliği" gibisinden ruyalar değil, 1910'lu senelerin en güçlü, hattâ "tek" adamı olan Enver Paşa geliyor. Enver Paşa'yı hatırlamamın sebebi, hem bu gibi hayallerini gerçek yapmak için bilfiil çalışan tek kişi olmasının ve canını bile bu uğurda vermesinin yanısıra, Orta Asya'dan hemen her gün kaleme aldığı ve yaptıklarını ayrıntılarıyla yazdığı yüzlerce mektubunun mevcudiyeti...
HASRET SATIRLARI
Paşa, büyük bir aşkla sevdiği ve o yıllarda kendisi gibi sürgünde bulunan hanımı Naciye Sultan ile diğer yakınlarına gönderdiği bu mektuplarda Türkistan'ın geleceği hakkındaki düşüncelerini ve hayallerini yazıyor. Oraları "kurtarmak" için neler yapacağından bahsediyor ve anlattığı bütün bu siyasî ve askerî meseleler, uzak kaldığı hanımına duyduğu hasreti ifade eden cümlelerle noktalanıyor. Enver Paşa'nın torunu aziz dostum Osman Mayatepek'e ait olan bu mektuplar şimdi bende bulunuyor ve hepsini yakında bir kitap olarak çıkartacağım. Bugün, bu sayfada Paşa'nın sözkonusu mektuplarında Türkistan'dan ve hayallerinden bahseden bazı cümlelerini günümüzün diline naklederek yayınlıyorum. Mektuplarda yazılanlar, hayata geçmeleri o senelerde bile hiçbir şekilde mümkün bulunmayan hayaller olabilir.

SADECE BİR HAYAL
Tarih hiçbir zaman ihtimaller üzerine yazılmaz ama, bu kural hayal kurmaya engel değildir. Dolayısıyla, "Enver Paşa başarabilseydi, Orta Asya bugün bambaşka görünecek, hattâ Çin'de 'Sincan' adında bir bölge bile olmayacaktı" dedim ve bu yazıyı böyle bir fantaziyi düşünerek yazdım.

FİLM GİBİ BİR HAYAT YAŞADI
Türk tarihinde, hayatı Enver Paşa kadar maceralarla dolu geçen bir başka kişi belki de yoktur.1881'de İstanbul'da, Divanyolu'nda doğan İsmail Enver, Harbokulu'nu bitirdikten sonra Manastır'a tayin edildi ve Rum ve Arnavut çetelerle çarpıştı. Bu dönemde Terakki ve İttihad Cemiyeti'ne katıldı ve devrin hükümdarı İkinci Abdülhamid'i Meşrutiyet'in yeniden ilânına zorlamak için 1908'in 24 Haziran gecesi arkadaşlarıyla beraber dağa çıktı.
SARAY DAMADI GÜÇLÜ ASKER
Tam bir ay sonra, 24 Temmuz günü İkinci Meşrutiyet'in ilânından sonra "Hürriyet Kahramanı" diye isim yapan Enver Bey 1909'da Berlin'e askeri ataşe olarak gitti, buradan Trablus'a geçip Libya'yı işgal eden İtalyanlar'la çarpıştı. Balkan Savaşı'nın patlaması üzerine İstanbul'a döndü ve 23 Ocak 1913'te diğer İttihadçı arkadaşlarıyla beraber Babıali'yi basarak hükümeti devirdi, sadrazamlığı Mahmud Şevket Paşa'ya verdirdi ve Paşa'nın 12 Haziran 1913'te öldürülmesi üzerine yönetime el koyan İttihad ve Terakki'nin askeri kanadının lideri oldu. 3 Ocak 1914'te "Paşa" ve "Harbiye Nazırı", daha sonra da "Başkumandan Vekili" yapılınca gücünün zirvesine ulaştı. Aynı senenin 5 Mart'ında Sultan Abdülmecid'in torunlarından Naciye Sultan ile evlenerek saray damadı oldu. Artık devletin en güçlü adamıydı, hattâ padişahtan bile güçlüydü ve Türkiye'den Avrupa'da "Enverland", yani "Enveristan" diye bahsediliyordu. Osmanlı Devleti'nin Almanya ile müttefik olarak Birinci Dünya Savaşı'na girmesinin mimarlarından olan Enver Paşa, savaşı kaybetmemizden sonra, 1918'in 1 Kasım gecesi önde gelen İttihadçılar ile beraber Türkiye'den ayrıldı.

MEZARI EVLİYA TÜRBESİNE DÖNDÜ
Hayatı, artık daha da maceralıydı. Kafkasya'ya, oradan da Berlin'e gitti; "Turan İmparatorluğu" kurma hayaliyle Rusya'ya geçmeye çalıştı, bu yolculukların ilk ikisinde tutuklandı ama üçüncüsünde Moskova'ya ulaşmayı başardı. Sovyetler'den beklediği desteği göremeyince Buhara'ya gitti ve Ruslar'a karşı savaşan Özbekler'i teşkilâtlandırmaya çalıştı. 4 Ağustos 1922 sabahı Ruslar'ın saldırısına uğradı ve Çegan Tepesi'nde ön safta çarpışırken Rus kurşunlarıyla can verdi. Bugün Tacikistan sınırları içerisinde kalan Abıderya Köyü'ne defnedilen Paşa'nın mezarı, zamanla evliya türbesi haline geldi. Kemikleri, şehid düşmesinin 74. yıldönümünde Türkiye'ye getirildi, 5 Ağustos 1996'da yapılan devlet töreniyle İstanbul'daki Hürriyet-i Ebediyye Tepesi'ndeki anıtmezara, diğer İttihadçı kader arkadaşlarının yanına defnedildi.
KIRK MİLYON TÜRK VE MÜSLÜMAN BANA "İMDAT, İMDAT" DİYE SESLENİYOR
Königsberg, 6 Ağustos 1920
Naciyeciğim! Güzelim! Acaba doktorlar ne dedi? Rahatsızlığınızı sakinleştirmeye çare buldular mı? ...Ah! Elimden gelse, bir an rahatsızlığınızı gidermek için gerekirse ömrümü alsınlar. Tek, sen rahat ve mes'ud yaşa! Yok, bilirim, bensiz hayat cennetde de olsa, sence hiçtir. Onun için Allah'tan afiyet ve saadetle ömrümüzün sonuna kadar birlikte yaşatmasını temenni edelim.... Naciye sen müteessir olma, ağlama. Sonra ben, hayatın bundan sonraki zahmetlerine hiç tahammül edemem. Senin hiç kimsenin gözyaşlarını görmeye alışmamış kalbin elbette beni ağlar görmeye razı olmaz. Naciye, hem niçin ağlayacaksın? Benim koca bir İslâm hey'eti, Türklük, fakat bunlardan da daha mukaddes senin için çalışmaya gittiğimi düşün de müteessir olma. Allah'a dua et ki muvaffak olup döneyim, yahut daha doğrusu kavuşalım. Seni öper, koklar, kucaklarım; çocukları da kalbime yaslarım. "Enver"in.

Petersburg, 19 Şubat 1921
Ruhum Naciyeciğim... Açtığım İslam ihtilâl bayrağının altında bütün Müslüman memleketleri de toplayarak İngiliz aleyhinde çalışacaklarla, yani Bolşevikler ile birlikte mücadeleye devam fikrinden gittikçe hoşlanıyorum. İnşallah bu da hem Müslümanlar'a, hem memleketimize çare olacaktır. Ah! Naciyeciğim yine hayallere dalarak cicimin afiyetini sormayı unuttum. ...Aman üzülme arslancığım. Düşün, ancak senin mesut ve bahtiyar olmanı duymakla biraz müteselli olacak, beni hatırla da benim için olsun gönlünün eğlenmesine çalış, fakat bunu isteyen "ben"in ne kadar kıskanç ve seni ne kadar sevdiğini düşünmeyi de unutma...."Enver"in.

Krastavorsk, 6 Ekim 1921
Mukaddes Naciyeciğim!Ah! Hareketimden evvel Bakü'de görüştüğüm Muhiddin Bey, Moskova'dan kuryemiz Muzaffer Bey'in birçok mektuplarla 4 Ekim'de Bakü'den Batum'a doğru geçtiğini söyleyince o kadar kederlendim ki tarif edemem. ...Naciye, bugün şöyle ilk Türkistan topraklarını uzaktan gördüğümde zihnimden neler geçtiğini yazamayacağım. Bakalım durum ne gösterecek. Ah! Aklım ve fikrim hep sende. Gönlüm öyle istiyor ki, sen hakikaten Enver'inle iftihar edecek bir vaziyete gelesin yahut ben öyle birşey yapayım ki herkes parmak ısırsın...."Enver"in.

Buhara, 17 Ekim 1921
Mukaddes, sevgili Naciyeciğim; Bugün benim uzunca müddet buralarda kalacağımı anlatan evrakı hazırladım. ...Bu talimat, dünyanın istikbalinde büyük değişimlerin başlangıcı olduğundan, aynen sana da bir tane gönderiyorum. Doğrusu bunları yazarken ne kadar sıkıntı ve kalp azabı içinde bulunduğumu bilemezsin. Bir taraftan, şahsımı tatmin için hemen herşeyi bırakarak senin kucağına atılmak üzere hareketimi emreden bir ses bağırıyor. Diğer taraftan, kırk milyon Türk ve Müslüman'ın ve buna bağlı milyonlarca İslam'ın yorgun canhıraş iniltisi bana "İmdat, imdat" diye sesleniyor. Ve kalırsam, Hak ve halk nezdinde bu hizmetimin takdir edileceğini hazırlıyor. Naciye, diğer taraftan, senin şöyle İstanbul'dan çıkmış yavrularımla boynunuz bükük olarak Berlin'de sana lâyık olmayacak bir binanın köşesine iltica ettiğinizi düşündükçe, seni her vakit dediğim gibi herkese gıpta ettirecek bir surette yaşatmak ve alnını büyük bir gururla kaldırıp gezmene vesile olmak ve öyle bir harp kaybetmiş idam mahkûmu bir adamın değil, din ve milletine hakikaten fedakârlıkla çalışmış ve Allah'ın inayetine muvaffak olmuş bir adamın eşi olduğunu göstermek için kalacağım. İnşallah, pek emin olduğum büyük muvaffakiyete yakında ulaşır da, o vakit ...minnet sadâları arasındagelir, sana lâyık mevkiye oturursun. ..."Enver"in.

Murat Bardakçı
(Habertürk, 13.07.2009)

MURAT BARDAKÇI-Askeri müzeye dün sessizce bir bağış yapıldı


(Askeri Müze'deki Enver Paşa köşesinde eskiden beri varolan bir Enver Paşa üniforması.
Şimdi buna "süvari" tipinde olmak üzere bir yenisi daha eklendi.)

Yazı hakkındaki yorumumu hemen belirteyim. Öncelikle Murat Bardakçı'nın Habertürk Gazetesi'ndeki köşesinde 2 haftadır Enver Paşa'yı konuk etmesi benim açımdan pek sevindirici. Okumadık 1-2 kitabım kaldı -ülkemizde yayınlananlar içinde- Enver Paşa hakkında. Çok sıkı ilgilendiğim, araştırdığım; idealistliğine, teşkilatçılığına, vatan sevgisine hayran olduğum bir Osmanlı Subayı'dır Enver Paşa. Yazıda Şevket Süreyya Aydemir'in 3 ciltlik "Enver Paşa" kitabının hala tek kaynak olduğu yazıyor. Bence değil. İçerisinde tamamen kişisel duygularla yazılmış yüzlerce sayfa var. II.Abdülhamid düşmanlığını Enver Paşa'ya yıkma gibi saçmasapan bir mantık var. Nevzat Kösoğlu'nun "Şehit Enver Paşa"sı mutlaka okunmalıdır deyip geçiyorum. Turancı olmadığına yönelik kısmı ise hiç onaylamadım. Enver Paşa'nın fikriyatı neredeyse %90 oranında Turancılığa dayanır. Son olarak, yazıda geçen "..hayranları da Paşa'nın hatırasına internette ardarda siteler açtılar" kısmına sahibi olduğum ve Ocak 2008'de açtığım sehitenverpasa.com'da dahil. Şimdi yazıyı okuyabilirsiniz. Çok değerli bir bağış yapılmış, hem de kim tarafından..

***

Harbiye’deki Askerî Müze'ye, dün sabah sessiz sadasız bir bağış yapıldı: Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş öncesi son on yılının en güçlü ismi olan Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa'nın torunu Osman Mayatepek, büyükbabasının merasimlerde giydiği süvari üniformasını, müzeye hediye etti.

Üniforma bundan böyle Askerî Müze'de zaten varolan Enver Paşa Köşesi'nde sergilenecek. Dün, müzeye gittiğimde, Enver Paşa'nın yakın zamanda yeniden moda oluşunu hatırladım. Türkiye'de, son birkaç sene içerisinde Enver Paşa hakkında çok sayıda kitap yayınlandı, hayranları da Paşa'nın hatırasına internette ardarda siteler açtılar.

Paşa'yı gündeme getirenler sadece bu hayranlarından ibaret değildi; Sarıkamış bozgunundan ilham alanlarda ağızlarına geleni söylemekle meşgul oldular ve hâlâ da söylüyorlar. Anlayacağınız, "ya ifrat, ya tefrit" âdetimiz Paşa konusunda da hükmünü bütün haşmetiyle devam ettiriyor...

"Lehteki" yayınların ortak bir noktası var: İçleri boş, bomboş! Maalesef, ilk baskıları daha önce yapılmış olan bir-iki eserin dışında tamamı kulaktan dolma, Enver Paşa'nın adını efsaneleştirme sevdasıyla bir çeşit hayranlık krizi içerisinde kaleme alınmış sade suya tirit kitaplar. İçlerinde bugüne kadar yayınlanmamış tek bir orijinal belge bile yok ve bazı kısımlarına katılmamama, daha doğrusu Paşa'nın 1918 sonrasındaki hayatını tam olarak ele almadığına inanmama rağmen, Şevket Süreyya'nın üç cildlik eseri, Enver Paşa konusunda hâlâ tek kaynak...

Yapılan son yayınlarda, ortaya bir iddia daha atılıyor: Paşa'nın "Turancı" olduğu...Enver Paşa'nın son senelerine ait bütün yazışmaları şu anda bendenizdedir ve bunların tamamını okuduktan sonra vardığım kanaat, Paşa'nın "Turancı" olmadığıdır.

Ellerinde belge olmadan yayın yapan hayranlarını belki şaşırtacağım ama, daha açık söyleyeyim: Enver Paşa'nın hayali bir "Turan Devleti" değil, Orta Asya'dan Hindistan'a, hattâ Türkiye'ye kadar uzanacak bir "İslâm İmparatorluğu"dur. Bu imparatorluğun temelinde koyu bir şeriat değil, İslâm'ı "ortak değer" kabul eden bir federasyon düşüncesi vardır, Paşa'nın böyle bir devlet kurma çabasının sebebi de, o senelerin tek süper gücü olan İngiltere ile mücadeledir. Daha da önemlisi: Enver Paşa hayalperestti ve romantikti, ama "Orta Asya'ya Turan'ı kurmak için gidiyorum" gibisinden tek bir söz bile etmemişti ve emin olun, bütün hatalarına rağmen, içerisinde bulunduğu şartlardan böyle bir söz etmeyecek kadar haberdardı.

Murat Bardakçı
(Habertürk, 15.07.2009)

MURAT BARDAKÇI-Baltacı, Putin'e göre "şehvet değil, rüşvet kurbanı" oldu

Çariçe I. Katerina (Rusça: Екатерина I Алексеевна Yekaterina Alekseyevna)
(15 Nisan 1684 – 17 Mayıs 1727) Rus Çariçesidir.

Basınımız, Rusya Başbakanı Vladimir Putin'in Ankara ziyareti sırasında Türk-Rus ilişkilerinin geçmişini masaya yatırdı ve bu konuda hatıra gelen ilk olay, bundan tam 298 sene öncesine dayanan bir dedikodu idi: Baltacı Mehmed Paşa ile Rus Çariçesi Birinci Katerina hakkındaki meşhur söylenti... Ama, bizler için bir "millî zanparalık destanı" ve "Türk erkeklerine iftihar vesilesi" olan -Nasıl iftihar edilmesin ki... Bir Türk paşası, koskoca Rus İmparatoriçesi'ni çadırına gelmek zorunda bırakıyor ve ondan sonra da olan oluyordu!- bu hadise siyasî maksatlarla çıkartılmış bir dedikodudan ibaretti ve Baltacı Mehmed Paşa, 1711'in o meşhur 21 Temmuz gecesi Çariçe'nin yüzünü bile görmemiş, sadece "hediyelerini" kabul etmişti.
Vladimir Vladimiroviç Putin (Rusça: Владимир Владимирович Путин
(
d. 7 Ekim 1952 St.Petersburg, Rusya SFSC) eski devlet başkanı ve şimdiki Rusya başbakanı.

BATAKLIĞA SIKIŞIP KALDI
İşte, bütün bu söylentilerin ortaya çıkış öyküsü: Türkiye ile Rusya arasında senelerdir devam eden anlaşmazlıklar, Türkiye'nin 1711'in 9 Nisan'ında Rusya'ya savaş ilân etmesiyle neticelendi. Türk donanması Karadeniz'e açıldı, Sadrazam Baltacı Mehmed Paşa'nın kumanda ettiği kara birlikleri de, Rus Çarı Petro'nun ordusunu bulabilmek için Davudpaşa Kışlası'ndan sefere çıktı. İki ordu, 19 Temmuz sabahı Prut Nehri sahilinde karşılaştılar. Baltacı'nın kuvvetleri, Ruslar'a cepheden saldırdı, Kırım Hanı Devlet Giray da Rus ordusunu arka taraftan çevirdi. Çar Petro, 60 bin askeriyle beraber Prut Nehri'nin gerisindeki bataklıklar arasında sıkıştı.

İSTANBUL'U DEDİKODU SARDI
Paşalar, Rus ordusunu ne şekilde imha edeceklerini tartışırlarken, Rus tarafında kader toplantıları yapılıyordu. Petro "Savaşarak ölelim" dediği anda devreye karısı Katerina girdi ve Çar ile generallerini teslim olmaya ikna etti. O devrin savaşlarında, teslim olan ordunun karşı tarafa teslim teklifi ile beraber yüksek meblâğda bir fidye ödemesi gerekiyordu. Katerina mücevherlerini ortaya koydu, generaller de bütün paralarını verdiler ve toplanan bu küçük hazine "aman verilmesi" için Türk tarafına, Baltacı Mehmed Paşa'ya gönderildi. Çar'ın barış teklifi kabul edildi, Ruslar'a şartlarını Türk tarafının hazırladığı bir ön anlaşma imzalattırıldı ve Rus ordusunun bazı önemli generalleri rehin alındıktan sonra kuşatma kaldırıldı. Baltacı Mehmed Paşa, İstanbul'a muzaffer bir kumandan edâsıyla döndü. Ama, Paşa daha dönüş yolundayken İstanbul'u bir dedikodu sarmıştı: "Rus ordusu imha edileceği sırada Moskof Kraliçesi Katerina'nın 21 Temmuz akşamı 'troyka' denen üç atın çektiği arabası ile Türk ordugâhına gelip Paşa'nın çadırına girdiği" söyleniyordu. Katerina yanında getirdiği çuvallar dolusu mücevher ile parayı Paşa'ya vermiş, içeride her nedense saatler boyu kalmış, şafak sökerken gene troykasına binip kocasının yanına dönmüş, Baltacı da birkaç dakika sonra "Kuşatmayı kaldırın" buyurmuştu! 1712 Temmuz'unun sonunda, İstanbul'da saraylısından sokaktaki adamına kadar herkes, Mehmed Paşa'nın Prut'ta kazanacağı eşsiz zaferi "Moskof kraliçesi"nin uğruna "sattığını" konuşuyordu. Paşa, İstanbul'a girdiği andan itibaren işte böylesine yoğun dedikodularla ve ithamlarla karşılaştı.

HEM VALLAHİ, HEM BİLLAHİ!Önce "Bu Moskof Kraliçesi masalı da neyin nesidir? Ruslar bana görüşmecilerden başka kimseyi yollamadılar. Kadının çadırıma geldiğini kim görmüş?" dedi. Suçlamaların daha da artması üzerine kendisini "Barış yapmaya mecburduk. Çar'ı bataklıklarda sıkıştırmıştık ama bizim askerlerimiz de yerlerinden kımıldayamayacak haldeydiler, Moskof'u imha edecek gücümüz yoktu. Kadının çadırıma geldiği iddiası sadece iftira, hem vallahi, hem billahi!" diye savundu ama kimseleri inandıramadı. Zamanın hükümdarı Üçüncü Ahmed, Prut Savaşı'nın bu galip kumandanını 20 Kasım günü azletti, en yakın adamları ise kellelerinden oldular. Ama, konunun çok önemli bir tarafı hep gözardı edildi: Tarihlerimize "Çariçe" olarak geçen Katerina, bütün bu söylentiler ortaya atıldığı sırada henüz Çar ile evlenmemişti, dolayısıyla "Çariçe" olmamıştı ve Petro'nun sadece "metresi" idi.

Çamaşırcılık yaparken imparatoriçe oluverdi
Asıl adı Marta Skrovnovska olan Çariçe Katerina, 1684'ün 15 Nisan'ında Litvanya'da bir köylü ailesinin kızı olarak dünyaya geldi. Üç yaşında öksüz kaldı ve bir papaz tarafından büyütüldü. Ruslar, İsveç ile yaptıkları savaşlar sırasında Katerina'yı esir aldılar ve kimsesiz köylü kızı, Çar Petro'nun danışmanlarından birinin hizmetçiliğini yapmaya başladı. Görevi, danışmanın konağında çamaşırcılıktı. Katerina, bu arada efendisinin konağına sık sık gelen Çar'ın gönlünü çelmeyi başardı, 1703'te Çar'dan bir çocuk dünyaya getirince Ortodoks oldu, Yekayerina Aleksiyevna adını aldı ve 1712 Şubat'ında Çar ile resmen evlendi. 1724'te taç giydi, Petro'nun bir yıl sonra vâris bırakmadan ölmesi üzerine de asillerin muhalefetine rağmen saray muhafızlarının ve bazı askerlerin desteğiyle "Çariçe" ilân edildi. Devlet işlerini kocasının daha önce belirlemiş olduğu altı kişilik bir danışmanlar heyetine bırakan Katerina, dış politikada İngiltere, Fransa ve Prusya'nın oluşturduğu Hannover Birliği'ne karşı Avusturya ile İspanya'nın tarafını tuttu. Eğlenceye ve içkiye aşırı şekilde düşkün olan Katerina, 15 Nisan 1727'de içkiden öldü ve Rus tahtında sık sık hükümdar değişikliklerinin yaşandığı bir döneme girildi. Katerina'dan sonra, Büyük Petro'nun 12 yaşındaki torunu Pyotr Aleksiyeviç "İkinci Petro" unvanıyla "Çar" ilân edildi ama üç sene sonra onun da ölümü üzerine, asiller Büyük Petro'nun yeğeni ve Kurland Büyük Dükü'nün karısı olan Anna İvanova'yı çariçe yaptılar. Yeni çariçe, tahtta on yıl kalabildi ve 1740'ta yaşanan askerî darbe ile, bu defa Petro ile Katerina'nın kızı olan Yelizaveta çariçe oldu. 1762'de, bu defa çamaşırcı Katerina'nın kızı Anna'dan olan torunu Pyotr Fyodoroviç, "Üçüncü Petro" unvanıyla tahta geçti ve Rusya'da darbelerle taht değişiklikleri birbirini izledi.

Putin, Baltacı'yı zina iftirasından tam üç asır sonra bu sözlerle akladı
Vladimir Putin, Prut Savaşı'ndan neredeyse üç asır sonra, Baltacı Mehmed Paşa'yı rüşvet ve zina suçlamalarından aklamış ve Prut'ta yaşananların "şehvet değil, rüşvet" olduğunu söylemişti. Baltacı ve Katerina'nın ilişkisi, daha doğrusu böyle bir ilişkinin aslında aslında hiçbir zaman varolmadığı konusundaki ilk çalışmayı Dr. Erhan Afyoncu yapmıştı ve bu çalışmayı 2002'de ben yayınlamıştım. Ama, sonuç beklediğimizin aksi olmuş, "Türk erkeğinin gururu ile oynamakla" suçlanmış ve işitmediğimiz lâf kalmamıştı. İmdadımıza, yayından iki sene sonra, 2004 Ekim'inin son haftasında, o sırada Rusya'nın Devlet Başkanı olan Vladimir Putin yetişti. Putin'in bazı Türk gazetelerinin genel yayın müdürlerini kabulü sırasında konu Baltacı ile Katerina meselesine gelmiş ve Rus lider üç asır önceki imparatoriçesini savunarak "Rus tarihlerinin de Prut'ta zina yapılmadığını yazdığını" söylemiş ve Osmanlı ordugâhında 1711 'in 21 Temmuz gecesi yaşananları "şehvet değil, rüşvet" diye özetlemişti. Yani, Rus lider, Baltacı Mehmed Paşa'yı "zina" gibi bir günahtan üç asır sonra arındırıyor ama Türk tarafına rüşvet verdiklerini doğruluyordu.

Murat Bardakçı
(Habertürk, 10.08.2009)

MRAT BARDAKÇI-Padişah, Peygamber'in ruhuna Medine'ye mektup göndermişti


Abdülaziz (Osmanlı Türkçesi: عبد العزيز)(d. 8 Şubat 1830 – ö. 4 Haziran 1876). 32. Osmanlı padişahıdır.
II. Mahmud ve Pertevniyal Sultan'ın çocuğu, Abdülmecid'in kardeşidir.
Sultan Abdülaziz 25 Haziran 1861 tarihinde kardeşinin ölümü üzerine, 31 yaşında iken tahta geçmiştir.
4 Haziran 1876'da bilekleri kesili bir vaziyette, ölü olarak bulunmuştur.
Doktorlar tarafından intihar ettiğine karar verilmişse de, öldürüldüğü yönündeki belgeler apaçık ortadadır
.

Osmanlı hükümdarı Sultan Abdülâziz, Hazreti Muhammed'in hatırasına son derece hürmetkardı. Medine'den ne zaman bir mektup gelse abdest tazeler, "Bunlarda Medine-i Münevvere'nin tozu var" diyerek öpüp alnına koyar ve daha sonra okuturdu. 1861 'de tahta geçmesinden sonra Hazreti Peygamber'in ruhaniyetine hitaben bir mektup kaleme almış ve peygamberin Medine'deki türbesine göndermişti. Hükümdar mektubunda samimi hislerini yazıyor ve Hazreti Muhammed'den kendisine din ve dünya işlerinde yardımcı olması ricasında bulunuyordu.

Padişahın, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra bazı kutsal emanetlerle beraber İstanbul'a gelen mektubu şu anda Topkapı Sarayı'nın Mukaddes Emanetler Dairesi'nde muhafaza ediliyor. Son kısmı "Ben, Gazi Mahmud Han'ın oğlu, zayıfların zayıfı, senin feyizlerine muhtac olan Abdülâziz Han'ım" diye biten mektubun metni, bundan birkaç sene önce Hilmi Aydın tarafından yayınlanmıştı. Mektubun içeriğini ve mahiyetini, Aydın'ın "Hırka-i Saadet Dairesi ve Mukaddes Emânetler" isimli kitabından naklediyorum:

"Sultan Abdülâziz, mektubunda Hazreti Peygambere hitaben ümmete, Mekke ve Medine'ye hizmet etmek şerefine kavuştuğunu söyleyip mü'minlerin kendine emanet edildiğini, inkârcıların ve inatçıların elinde hor ve hakir kaldığını anlatıyor ve dünya ile ahirette şefaat ve yardım talep ediyor. Üzerindeki bütün emânetlerin icabını lâyıkıyla yerine getirmek, Allah ve kul haklarını edâ etmek, Müslümanlar'ın kendi idaresinde olan mallarını israfa düşmeden yerli yerine sarfetmek, gizli ve açık bütün düşmanlar üzerine galip gelmek, bütün müminler ile birlikte sıhhat ve afiyet içinde, ilâhi rızaya uygun bir ömür sürmek, mahşer günü cennete ırzı yıkılmadan ilk girenler ile birlikte girmek için Resullulah'ın şefaatine sığınıyor. Daha sonra, günahkâr haliyle böyle bir arzuhal takdimine cüret ettiği için de tekrar tekrar özürler diliyor.

Padişah, tarihlerin naklettiğine göre Hazreti Peygamber'e son derece hürmetkârmış. Medine-i Münevvere'den ne zaman bir mektup gelse abdest tazeler, 'Bunlarda Medine-i Münevvere'nin tozu var' diyerek öpüp alnına koyar, daha sonra başkâtibe okuturmuş. Bir defasında, hasta yatağında yatarken Medine'den bir dilekçe gelmiş. Padişah, 'Beni derhal ayağa kaldırınız. Haremeyn'den gelen talepleri ayakta dinleyeyim. Allah Resulü'ne komşu olanların talepleri, böyle ayak uzatılarak edebe aykırı bir şekilde dinlenmez' demiş. Mektubundaki ifade tarzında da bu hürmet ve muhabbet hemen kendisini gösteriyor.Dili oldukça ağdalı olan mektup, büyük boy kâğıt üzerine güzel bir nesih hattıyla yazılıdır. Padişah, zarf üzerine rika hattıyla 'Bismihiteâlâ. Hazret-i Fahr-i Kâinat Sallallahü Aleyhi ve Sellem Hazretlerinin Ravza-i Mübârekeleri'ne takdim' hitabını yazıp isminin baş harfi olan 'ayın'ı parafe etmiş. Mektubun zarfı, sarı renkli kâğıttan kesilip katlanarak hazırlanmış. Sultan Abdülâziz, kendi eliyle hazırladığı zarfı iki yerinden kırmızı mum ile mühürlemiş".

Murat Bardakçı
(Habertürk, 27.08.2009)

MURAT BARDAKÇI-Ayasofya'daki türbelerin tam dört asırlık esrarı

Tarihi bin küsur sene öncesine dayanan ve bazı sırları hâlâ çözülememiş olan Ayasofya'nın bugün pek bilinmeyen bir başka özelliği de, bünyesinde beşi padişahlara ait olmak üzere 140'tan fazla hanedan mezarını barındırmasıdır. Ayasofya'ya defnedilmiş olan padişahların ikisi, binanın kilise olduğu dönemlerden kalma "vaftizhane"de Hazreti İsa'nın vaftiz teknesinin yanıbaşında yatmaktadırlar ve buraya defnedilmelerindeki muamma hâlâ çözülmemiştir.

"Ayasofya" dendiğinde aklımıza ilk önce, Bizans'tan kalan ve dünyanın en muazzam yapılarından olan bin küsur senelik ibadethane gelir. Çoğumuz, Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u fethetmesinden sonra cami haline getirdiği bu muhteşem yapının sadece ibadethane maksadıyla kullanıldığını zannederiz. Osmanlı'nın Ayasofya'sı cami olmaktan çok daha ötede bir kimliğe sahiptir. Çevresine inşa edilen bir medrese ile okulların yanısıra vakıf ve imaret gibi diğer müesseseleriyle beraber devletin önemli bir kurumudur ve Ayasofya'nın imamları, Osmanlı protokolünün ön sıralarındadır.

Ve, Ayasofya'nın pek bilinmeyen bir özelliği daha vardır: Avlusuna 16. ve 17. yüzyıllarda inşa edilmiş ama elli seneden fazla bir zamandan buyana ziyarete kapalı olan dört ayrı türbe ile, bir "hanedan mezarlığı"dır. Avludaki türbelerde üç padişahın yanısıra çok sayıda şehzade ve sultan yatmaktadır, türbelerin hemen ilerisinde, Ayasofya'nın kilise olduğu zamanlarda yeni doğmuş çocukların "dine giriş" merasimlerinin yani vaftizlerin yapıldığı "vaftizhane"de iki padişah, her ikisi de "deli" diye bilinen Sultan Mustafa ile Sultan İbrahim ve diğer hanedan mensupları son uykularını uyumaktadır.
142 adet mezar var

Hafta içerisinde, Türkiye'nin önde gelen tarihçilerinden olan ve Ayasofya Müzeleri'nin de başkanlığını yürüten Prof. Dr. Haluk Dursun ile, yarım asırdan fazla bir zamandan buyana kapalı olan ve birkaç senedir yoğun bir restorasyon faaliyetinin devam ettiği bu türbeleri gezdik. Mekânların fotoğraflarını, Fatih Sarıbaş çekti. Ayasofya'nın bahçesinde padişahlara mahsus üç, şehzadeler için de bir türbe bulunuyor. Sonraları türbe haline getirilen ve iki padişahın defnedildiği vaftizhane ile beraber, türbeler beşe çıkıyor. Bu türbelerdeki mezarların adedi ise, 142. İşte, Ayasofya'nın avlusunda restorasyonları devam eden ve elli seneden fazla bir zamandan buyana kapalı duran türbeler ve son uykularını bu türbelerde padişahlarla beraber uyuyan hanedan mensuplarının sayıları:

İKİNCİ SELİM TÜRBESİ: Kanuni Sultan Süleyman'ın oğlu İkinci Selim ile hanımı Nurbanu Sultan için, Mimar Sinan tarafından 1577'de inşa edildi. Türbede şu anda padişah ve eşi de dahil olmak üzere 42 sanduka bulunuyor.

ÜÇÜNCÜ MURAD TÜRBESİ: İkinci Selim'in oğlu Üçüncü Murad ile karısı Safiye Sultan için Mimar Davud Ağa tarafından 1599'da tamamlandı. Üçüncü Murad'ın 21 kızı ile kendisinden sonra tahta geçen oğlu Üçüncü Mehmed'in tahta çıkar çıkmaz idam ettirdiği 19 kardeşi, son uykularını burada uyuyorlar. Kim oldukları bilinmeyen diğer 12 hanedan mensubuyla beraber, türbede yatanların sayısı 54'ü buluyor.

ÜÇÜNCÜ MEHMED TÜRBESİ: Üçüncü Murad'ın oğlu Üçüncü Mehmed tarafından 1608'de Mimar Dalgıç Ahmed'e inşa ettirildi. Üçüncü Mehmed'in annesi Handan Sultan ve diğer akrabalarıyla birlikte son uykusunu uyuduğu türbede 26 kişi yatıyor.

ŞEHZADELER TÜRBESİ: Ayasofya'nın avlusunda 16. yüzyılda inşa edilmiş olan mekâna defnedilmiş olan şehzadelerin sayıları tam olarak bilinmiyor, ancak sandukaların adedine bakılarak, burada beş kişinin mezarının bulunduğu tahmin ediliyor.

VAFTİZHANE: Ayasofya'nın kilise olduğu devirlerde "vaftizhane", fetihten sonra da "yağhane" olan yerde iki padişah, Sultan Birinci Mustafa ile Sultan İbrahim, sayıları 12 olarak tahmin edilen diğer hanedan mensuplarıyla birarada yatıyorlar. Vaftizhanedeki mezar sayısı, tam olarak bilinmemekle beraber 15 civarında zannediliyor.

Ayasofya'nın avlusunda ve vaftizhanesinde bulunan hanedan türbeleriyle mezarlar işte bu beş ayrı mekânda yeralıyor ama 130'dan fazla sandukanın kimlere ait olduğu hâlâ bilinmiyor ve türbelerin esrarı dört asırdan buyana devam ediyor. Geniş bir alana yayılan ve restorasyonları çok yakında tamamlanacak olan türbeler, bir "Türk Ölüm Kültürü" müzesi haline getirilecek.
Sandukalardan 400 senelik Kâbe örtüleri ve elbiseler çıktı

Ayasofya'da hem ana binada, hem de avludaki türbelerde senelerden buyana devam eden restorasyon, asırlardır gözlerden uzak kalmış bir hazineyi de ortaya çıkardı: Türbelerden çok sayıda Kâbe örtüsü, Hazreti Muhammed'in Medine'deki türbesini süsleyen kumaşlar ve bir hayli 17. yüzyıl elbisesi çıktı. Türk tekstil tarihi bakımından son derece önemli olan bu objeler, sandukalar restorasyon için kaldırılırken bulundu. Tahta sandukaların üzerlerinde asırlardır duran ama eskilikten parçalanmış halde bulunan kumaş kılıflar yenileri ile değiştirilmek üzere çıkartıldıklarında, kılıflarla sandukaların arasında örtüler ve elbiseler farkedildi. Kâbe'nin ve Hazreti Muhammed'in türbesinin örtülerinin İstanbul'dan her sene "surre alayları" ile gönderilen yenileriyle değiştirilmesinden sonra, eski örtüler İstanbul'a getirilir, burada büyük bir saygıyla muhafaza edilirler ve bazen önemli kişilerin sandukalarının üzerine serilirlerdi. Sandukaların üzerinden örtü parçalarının çıkması bu âdete bağlanıyor, bulunan elbiselerin ise sandukaların altındaki mezarlarda yatan hanedan mensuplarına ait oldukları zannediliyor. Örtüler ve elbiseler, restorasyonun bitmesinden sonra, bulundukları yerlerde teşhir edilecekler.
Murat Bardakçı
(Habertürk, 07.09.2009)

MURAT BARDAKÇI-DSİ, "Osmanlı Arşivi sele kurban gider" diyor ama dinleyen yok

Birkaç defa yazdım: Yedi asırlık geçmişimizin ve devlet hafızamızın kayıtlı olduğu Osmanlı Arşivi'ndeki belgelerin bir kısmı, 2000'li yılların başında İkitelli taraflarında, dere yataklarının hemen yanıbaşındaki bir çayırın üzerinde kurulu derme-çatma barakalara nakledilmişti.

Milyonlarca belge barındıran bu barakaları, geçen haftaki sellere kapılmaktan sadece Allah korudu. Taşan dereler çok değil, birkaç metre yandan aksa idi, şimdi 700 senelik hafızamızın neredeyse dörtte üçünü kaybetmiş olacaktık ve geçmişimizden bahsederken devlet olarak söylenti ve efsane sınırlarının dışına çıkamayacaktık.

Geçen haftaki felâketten sonra, Başbakan'ından İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı'na kadar devleti ve İstanbul'u idare edenler dere yataklarında ve sel baskını alanlarında devam eden yerleşimin kontrol altına alınması için âcil hattâ sert tedbirler alınacağını söylediler. Ama devletin bir kurumu, hem de önemli bir kurumu, yani 700 senelik arşivi dere kenarındaki bir çayıra taşımakta beis görmeyen Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı'nın yetkilileri, hayallerindeki "Arşiv Sarayı"nı inadım inad dercesine, Bakanlar Kurulu tarafından daha önce "su baskınlarına karşı korunma" kapsamına alınmış olan Kâğıthane Deresi'nde inşa ettirme hevesinden milim geri adım atmadılar.

Sel bölgesindeki inşaat için açılan ihalenin ikincisi önümüzdeki günlerde yapılacak, dere yatağına bir bina dikilecek ve arşivlerin tamamı buraya taşınacak!

Hem de, Devlet Su İşleri'nin bundan tam dokuz ay önce yaptığı yazılı uyarıya rağmen...
MEĞERSE, SEL ALANIYMIŞ
İşte, resmen ve açık açık yapılan ama hiçbir şekilde umursanmayan uyarının öyküsü:

Başbakanlığa bağlı olan Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, Devlet Su İşleri Bölge Müdürlüğü'ne 28 Kasım 2008 günü 6470 sayılı bir yazı gönderir ve Kâğıthane'de inşa etmesi planlanan Arşiv binasının kurulacağı arazinin su baskınları bakımından ne durumda olduğunu sorar.

Devlet Su İşleri Bölge Müdürlüğü, Arşiv'e cevabını yirmi gün sonra, 17 Aralık 2008 günü 617 sayılı yazıyla gönderir. Cevabın hemen ilk paragrafında, aynen, "Konunun incelenmesi neticesinde bahsi geçen parselin Bakanlar Kurulu'nun Kâğıthane Deresi'ne ait 7/10454 sayılı kararıyla '4373 sayılı Taşkın Sulara ve Su Baskınlarına Karşı Korunma Kanunu' kapsamına alınan alanda bulunduğu anlaşılmıştır" denmektedir.

DSİ'nin yazısında daha sonra inşaatın hayata geçirilmesi halinde sellerden korunabilmesi maksadıyla zeminden beş buçuk metre yukarıda yapılması ve arazi için İSKİ'den de görüş alınması gerektiği söylenmektedir. Bu ifade, devâsâ bir binanın altına en az beş buçuk metre yüksekliğinde beton bir zemin yerleştirilmesi demektir ve böyle bir zemin, inşaatın maliyetini birkaç katına çıkartacaktır.

İNADIN ARDINDA NE VAR?Şimdi, bu yazdıklarımı okuyan akıl, mantık ve iz'an sahibi herkesin Devlet Su İşleri'nin bu uyarısından sonra, "Osmanlı Arşivleri'nin Kâğıthane'ye taşınmasından herhalde vazgeçilmiştir" diye düşüneceğine eminim ama ne gezer?

DSİ'nin İstanbul'daki Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı'nı "Üzerine bina dikmek istediğiniz arazi sel bölgesidir" diye uyarmasından Ankara'daki Devlet Arşivleri Genel Müdürü'nün haberi bile yok, tehlikenin farkında olanlar ise hiçbirşeyi umursamıyorlar ve her ne hikmetse, ihale süreci tam gaz devam ediyor.

Bana, bu acelenin ve inadın ardında başka şeyler var gibi geliyor ve şayet varsa onları da öğrenip sizleri bilgilendireceğimden emin olun.

Murat Bardakçı
(Habertürk, 16.09.2009)

MURAT BARDAKÇI-Şehzadenin ardından basın öyle hatalar yaptı ki...

Sultan Abdülhamid'in torunu Şehzade Osman Ertuğrul Efendi önceki gece vefat etti ve haber bazı gazetelere "Son Osmanlı öldü", "Osmanlı Hanedanı'nın son mensubu hayata veda etti", "Taht sahipsiz kaldı", hattâ "Hanedan bitti" şeklinde çok yanlış şekilde yansıdı.

Şimdi, bazı teknik kavramlara açıklık getirerek işin aslını ve doğrusunu anlatayım:

"Tahtın vârisi" demek, "artık mevcut olmayan bir hükümdarlık şayet devam etseydi, tahta oturacak olan kişi" demektir. Ama bu verâsetin taht ile yahut o hükümdarlığın yerini almış olan rejimle fizikî ve hukukî bir bağlantısı yoktur. "Tahtın vârisi" sözü, "tahtta hakkı olan prens" mânâsına gelir fakat taht ortada bulunmadığı için bu hakkın monarşinin yerini alan devletten bir "alacak" şeklinde anlaşılmaması, sadece bir "hatıra" olarak kabul edilmesi gerekir ve "tahtın vârisi", bugün "aile" yahut "hanedan reisi" demektir. "Şehzade", bir padişahın oğlu yahut o oğulların soyundan gelen erkeklere denir ve Batı'daki karşılığı "prens"tir. Padişah veya şehzade kızları ise "sultan"dırlar ve "sultan" kavramının batı dünyasındaki karşılığı, "prenses"tir.

UNVAN, ERKEKTEN GEÇER

Osmanlı aile kanunlarına göre, asalet, yani "hanedan mensupluğu" sadece erkekten geçer. Hanedan mensubu olan bir erkeğin, yani şehzadenin oğlu şehzade; kızı ise sultandır ama hanedan bağlantısı kızın, yani sultanın çocuklarından itibaren kesilir ve şehzadelerin soyundan gelenler "prens" olurken, sadece sultanlar "prenses" sayılırlar ve sultanların erkek veya çocukları artık prens yahut prenses değil "beyefendi" ve "hanımefendi"dirler. Bu kişiler "hanedan" değil, "aile mensubu" sayılırlar.

Osmanlı verâset kanunlarına göre taht, bizde bilinenin aksine babadan oğula değil, ailenin en büyük erkeğine, yani en yaşlı şehzadesine geçer ve bu kurala 17. asırdan, Birinci Ahmed'in iktidar yıllarından buyana itina ile uyulmuştur. Meselâ, önceki gece vefat eden Şehzade Osman Ertuğrul Efendi'ye "tahtın vârisi" yahut "hanedan reisi" sıfatları amcasının oğlu ve kendisinden üç yaş büyük olan kuzeni Şehzade Mehmed Orhan Efendi'nin 1994'teki vefatı ile geçmiş, kendisinin vefatından sonra da bu sıfatlar sıralamada kendisinden sonra gelen diğer kuzeni Şehzade Bayezid Efendi'ye gitmiştir.

Ve, unutmayalım: İdare şekli şu anda Cumhuriyet olan Türkiye'de hukuken ne bir sultan, ne de bir şehzade vardır. Yaşayan kişiler için kullanılan bu unvanlar sadece bir aile geleneğinin devamıdır ve tarihî bir hatıradan ibarettir.
ŞU ANDA 24 ŞEHZADE VAR

Dolayısıyla "Son şehzade vefat etti", "Osmanoğlu ailesi sona erdi" gibisinden ifadeler baştan aşağı yanlıştır, zira Osmanoğlu ailesinde şu anda erkek soyundan gelen, yani "şehzade" olan ve hayatta bulunan 24 kişi daha vardır. Önceki gece vefat eden Osman Ertuğrul Efendi "İmparatorluk döneminde dünyaya gelen şehzadeler içerisinde hayatta kalan son kişi"dir; yani "saray görmüş son şehzade"dir. "Aile reisliği" demek olan "hanedan reisliği" ve "taht vârisliği" ise devam etmektedir ve yukarıda da yazdığım gibi, Osmanoğlu ailesinde sadece şimdilik 24 erkek, başka bir ifade ile "şehzade" bulunmaktadır.

Osmanlı Hanedanı'nın yeni reisi Şehzade Bayezid Efendi'nin kim olduğunu ve hangi padişahın soyundan geldiğini merak edenler için de kısaca söyleyeyim: Sultan Abdülmecid'in torunlarından İbrahim Tevfik Efendi ile Hadice Şadiye Hanım'ın oğludur, 1924'te Paris'te dünyaya gelmiştir ve hâlen New York'ta yaşamaktadır.

Pazar günü, gazetedeki "Tarihin Arka Odası" sayfasında Osmanoğlu ailesinin çok önemli bir mensubunun 700 senelik Osmanlı Tarihi'nde bir ilk olacak olan çok önemli bir açıklamasını yayınlayacağım.

Osmanlı Tarihi'ne meraklı iseniz, sakın kaçırmayın!
Murat Bardakçı
(Habertürk, 25.09.2009)

Teke Tek Özel'de konuk İlber Ortaylı, konu Nihal Atsız ve Said Nursi'ydi


(Hüseyin Nihal Atsız (d. 12 Ocak 1905, Kadıköy - ö. 11 Aralık 1975, İstanbul), Türk yazar, şair, tarihçi ve ideologdur).

Dün gece Habertürk'te yayınlanan Teke Tek Özel'de konuk İlber Ortaylı hocamızdı. Konu ise Nihal Atsız ve Said Nursi'ydi. Ben programdan izleyebildiğim kadarıyla çeşitli notlar aldım ve bunları elbette burada paylaşmak istiyorum. Yalnız şunu belirteyim ki bu blog hiçbir kurumun, kuruluşun, şahsın koruyucusu değildir. Buradaki amaç, tıpkı kuruluşunda yazıldığı gibi hakikate ayna tutmaktır. Lütfen böylesine hassas bir konuda da yorumlarınızda kırıcı olmayın. Edeb ve ahlak kurallarına aykırı hiçbir yorum kabul edilmeyecektir. Programı izleyen arkadaşlardan katkılarını bekliyoruz. Programda en takdir ettiğim nokta Murat Bardakçı'nın duruşundan taviz vermeyen tutumu ve İlber Ortaylı hocanın siyasi konulara pek girmeyişi ve haklıya hakkını teslim etmesiydi. Lafı fazla uzatmadani aldığım notları maddeler halinde yazıyorum.

***

- Nihal Atsız para pul peşinde değildir. Dik kalmıştır. "Bu ülke için hep solcular harcandı" dendi. Bu ülke sağcıları da harcılamıştır. Nihal Atsız buna en güzel örnektir. Mesela Orhan Şahin Gökyay divan edebiyatının üstadıydı. Asistanlıktan atıldı. Zeki Velidi Togan tarihi coğrafyayı en iyi bilen insandı. Böyle isimlere muhtaçtık. (İ.O)

- Nihal Atsız, Süleymaniye kütüphanesinde görevli olmaktan ziyade oranın uzmanıydı. Çevirileri müthişti. (İ.O)

- Solcu değilsen bu ülkede faşistsin. "Türküm" dedinmi faşistsin. Kürt açılımına demokratik açılım deniyor. Faşizm denmiyor. Bu faşizmdir, ayıptır. (M.B)

(Murat Bardakçı Fatih Altaylı'nın "Nihal Atsız faşisttir" lafına sürekli cevaplar vermiş, "Irkçıdır fakat asla faşist değildir" demiştir. Bir sessizlik anında Nihal Atsız'ın Mussolini'ye yazdığı şiiri okumuştur ve demiştirki:)

- Eğer bu şiiri bir komünist yazsaydı ne olurdu? Kahraman ilan edilirdi. İyi okumak lazım, okumadan kitap karıştırmadan konuşmamak lazım. (M.B)

- Bir nesil Nihal Atsız'ın "Deli Kurt" ve "Bozkutların Ölümü" adlı eserleriyle büyümüştür. Fuad Köprülü kendine öyle herkesi asistan yapmazdı. (M.B)

- Nihal Atsız ırkçıdır, faşist değildir. "Faşist" demek ayıptır ama "Türküm" diyene faşist demek daha da büyük ayıptır. Atsız aşırı milliyetçidir. (M.B)

- 1930 ve 1940'lı yıllarda Cumhuriyet Gazetesi faşistin önde gideniydi. Faşizm o dönemin modasıydı. Atsız, o dönemin icabını yerine getirmiştir. (M.B)

- Nihal Atsız ırkçıydı ama o zaman Türk devleti de ırkçıydı. Faşizm, italyan milliyetçiliğidir kelime olarak. Daha sonra genel bir kavram olmuştur. (M.B)

- Nihal Atsız 1.sınıf bir bilim adamıydı. (O esnada İlber Ortaylı da bu cümleyi tasdik eder). Müthiş romanları vardı. Bir nesil Göktürk Anıtlarını ve Orhun Kitabelerini ondan öğrenmiştir. (M.B)

- 1930 ve 1940'ların münevverlerine karşı bugünün gençliği ezbere konuşmasınlar. Saygı duyulan bir hocaydı Nihal Atsız. O zamanlar Dil Tarih'ten çok adam harcandı. Bunlar mütevazi yaşayan adamlardı. Bunların nasıl harcandığının konuşulacağına hala faşistmiydi, ırkçımıydı o konuşuluyor. (İ.O)
- Atatürk'ün birçok raporunda "Türk Milleti" yazmaz, "Türk Irkı" yazar. "Medeni Bilgiler" kitabını herkes okumalıdır. Burada herşey açıkça ortadadır. Her "ırk" diyene "ırkçı" denmez. Atatürk'e ırkçı diyenler halt etmişler. (M.B)

- Dante Alighieri ne güzel söylemiş: "Sen yolunda yürü ve bırak ne derlerse desinler". Atsız Bey, Türkiye'nin çok önemli bir değeridir. (M.B)

- Herkes kafasına göre birşey çıkartıyor, ona saldırıyor, ezbere konuşuyor. (İ.O)

- Çok soruluyor yanıt verelim. Camilere bayrak her zaman asılıyordu. Kırım Savaşı'nda ve 1.Dünya Savaşı'nda asılmıştır. Abdülhamit döneminin başında da asılmıştır. (M.B)

- Elbette asılmıştır. Balkan Harbi'nde de asılmıştır. (İ.O)

- Şimdi yeni bir oluşum çıktı "Azgın Demokratlar" diye. Kendi görüşü dışında olan görüşlere zerre saygı göstermiyorlar, sonrada "Biz demokratız" diyorlar. En büyük faşist bunlardır. (F.A)
(Said Nursî (Bediüzzaman-, Said-i Kürdi, Said Nursi, nüfus kaydında Sait Okur) (d. 1878, Hizan, Bitlis - ö. 23 Mart 1960, Şanlıurfa) Kürt asıllı İslam âlimi, Risale-i Nur Külliyatı'nın yazarı ve Risale-i Nur hareketinin kurucusu. Zamanın İslam uleması tarafından verilen "Bediüzzaman" (zamanın en iyisi) lakabı, zamanla fikirdaşlarınca ismiyle beraber anılarak Bediüzzaman Said Nursî olarak söylenmiştir.)
- Bizim ilahiyatçılar tarih bilmez. Bu kabul edilmez bir durumdur, saçmalıktır. Olmaz böyle şey. Batı eserlerini dahi denetliyemeyecek kadar dil bilmezler. Halbuki denetlemek ne kadar önemlidir. (İ.O)

- Biz şimdiki gibi 500 tane İmam Hatip Lisesi yerine 3 diri 2 ölü yani 5 dil öğretecek 5 İmam Hatip Lisesi önermiştik, kabul edilmedi. (İ.O)

- İran eski Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi'nin "Çevre Felsefesi" adlı tezinde elbette Kur'an, Hadis gibi dini kavramlar vardır ancak dipnotları Almancadır. Bu müthiş birşeydir. Adam okuyor, çeviriyor ve kaynak ediyor kendine. Dikkatinizi çekerim dipnotlar yani kaynaklar Almancadır. (İ.O)

- Nihal Atsız'ın Said Nursi ile hiçbir tartışması yoktur. 1-2 makalesi olabilir ama Atsız zaten o tip şeylere karşı olduğundan pek bulaşmaz. (İ.O)

- Yalnız şu çok önemli, Atsız'ın Nursi'ye makaleleri dini konuda değil, Nursi'nin Kürt Milliyetçiliği tavrına yöneliktir. (M.B)

(1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti hükümetinin Risale-i Nur hareketine olumlu bakması ve yayımlanmasına engel olmaması sebebiyle, risaleler bu dönemde matbaalarda basılmış ve gerek Anadolu'ya gerekse Mısır, Pakistan, Amerika, İtalya gibi çeşitli ülkelere gönderilmiştir. Bu konuyla ilgili:)

- Demokrat Parti'yi kuran ve yönetenler asla ve asla yobaz değildirler. (İ.O)

- Said Nursi asla kürtçü veya kürt milliyetçisi değildir. (İ.O)

MURAT BARDAKÇI-İdeolojisinden kime ne? Nihal Atsız çok önemli bir tarihçidir

Kemal Kılıçdaroğlu, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın verdiği düşünce ve fikir tarihimizde kök salmış kişiler listesine ilâve yapıp Nihal Atsız ile Parvus Efendi'yi de saydı ya, şimdi bu isimler tartışılıyor...

Mutlaka cevap vermek ihtiyacıyla bir söz ettiğimiz zaman genellikle ipin ucunu kaçırmak eski âdetimizdir. Bu işte de aynını yaptık, düşünce tarihimizi, sosyal hayatımızı ve inancımızı etkileyen isimlerle "şöhretleri" birbirine karıştırdık, yani isim yapmış bazı kişileri, "tarihimizde kök salmış zevât" zannettik.

Meseleyi bu şekilde değerlendirdiğimiz takdirde liste bambaşka bir hâl alır, romanlarıyla hanımları bir değil, birkaç nesil boyunca salya sümük ağlatan Kerime Nadir'e ve mısralarıyla genç kızlara yakışıklı şovalyelerin hayallerini kurduran Ümit Yaşar'a kadar uzar, gider.

Kemal Kılıçdaroğlu'nun yaptığı, maalesef budur. Listeleri uzatma hevesine düşerseniz, Türkiye'nin düşünce tarihinde hiçbir yeri bulunmayan, hattâ bu toprakların insanı bile olmayan Parvus Efendi'yi de "geçmişimizde kök salmış kişilerden biri" zannetmek gibi tuhaflıklar edersiniz.

Eski isimlerden kanaat önderleri yaratma hevesi ne kadar lüzumsuzsa, ortaya atılan bir başka ismi demokratlık adına "Bu adam faşisttir!" diye karalamaya kalkışmak da o kadar, hattâ daha fazla lüzumsuzdur.

TARİHÎ MECBURİYET

Nihal Atsız'dan sözediyorum... Kemal Kılıçdaroğlu'nun sıraladığı isimler arasında Atsız'ın adı da yeralınca, bazı köşelerde iki günden buyana "Kılıçdaroğlu, böyle bir faşistin ismini nasıl zikreder?" gibisinden sözler edildi. Bu, şayet demokrat iseniz, komünist olan bir kişiyi benimseyebileceğiniz ama faşistleri mutlaka reddetmek zorunda olmanız demekti.

Sözü edilen kişi faşist de olsa, düşüncesiyle kitleleri etkiledi ise önem atfetmek ve dolayısıyla adından bahsetmek hem tarihî, hem de sosyal bir mecburiyettir. Hele, bu kişi ideolojisinin haricinde kalan alanlarda önemli işler yapmışsa, bu mecburiyet daha da artar.

Nihal Atsız meselesi de böyledir. Açıkça söyleyeyim: Atsız'ın faşist olup olmadığı işin bir başka tarafıdır, zira özellikle 1930'lu senelerde kaleme aldığı birçok yazısında İtalyan faşizmine ağır şekilde yüklenmiş, Mussolini'ye hakaretler yağdırmıştır. Ama "Türk ırkçısı" olduğunu hiç saklamamıştır ve işin önemli tarafı da buradadır. Nihal Atsız görüşleriyle birkaç nesli derinlemesine etkilemiştir ve Cumhuriyet dönemi Türkiyesi'nde bir "Atsız etkisi"ni görmezden gelmek, sadece abesten ibarettir.

HAYALÎ DEMOKRATLAR

Faşizm yahut ırkçılık meselesini bir yana bırakalım: Nihal Atsız yahut hakiki ismi ile Hüseyin Nihal Çiftçioğlu, Türk tarihçiliğinin çok önemli bir ismidir. Türkolojinin kurucusu ve büyük üstadı Fuad Köprülü'nün yetiştirdiği birkaç öğrenciden biridir ve profesyonel tarihçi kimliğiyle, ardında çok önemli eserler bırakmıştır. Tek bir örnek vereyim: Osmanlı'nın kuruluş dönemi ile ilgili en önemli eser olan "Âşıkpaşazâde Tarihi", 1949'da Nihal Atsız tarafından yayınlanmıştır ve yayınlanmasının üzerinden 60 küsur sene geçmiş olmasına rağmen, bu konudaki tek kaynak, hâlâ Atsız'ın eseridir.

Nihal Atsız faşist, Nâzım Hikmet komünist, filânca da dinsiz olabilir... Ama, Nâzım'ın komünistliği san'atını ve önemini nasıl etkilemezse, Atsız'ın faşistliği de tarihçiliğini ve bazı çevreleri bir zamanlar derinden etkilemiş olduğu gerçeğini hiçbir şekilde değiştirmez.

"Sapına kadar demokratım ama iş faşizme gelince, başka... Gerçek demokrat, faşizme karşı olmalıdır" dediğiniz takdirde, kusura bakmayın ama, demokratlık hayalleri görmenize rağmen su katılmamış bir faşistsiniz demektir.

Murat Bardakçı
(Habertürk, 11.10.2009)

MURAT BARDAKÇI-Okullarda okutulan tarih kitapları tam 150 yaşındadır

Geçen pazartesi, tarihin okullarda en sevilmeyen derslerin başında geldiğini söylemiş ve bu sevilmemenin ardında, ders kitaplarında geçmişi senteze yarayan bilgiler verilmediğini, aksine bir tarih çöplüğünü andırdığını yazmıştım.

Ders kitaplarının hiçbir şekilde işe yaramayacak ve talebeyi tarihten soğutacak lüzumsuz bilgilerle dolu olmasının başta gelen sebebi, kitapların yazımında kullanılan şablonun tam 140 seneden buyana değiştirilmemiş olmasıdır.

Şablonun sahibi tarihçi, edebiyatçı, mütercim ve devlet adamı Ahmed Vefik Paşa; şablon ise Paşa'nın "Tarih-i Osmânî" ismini taşıyan, ilk baskısı 1860'lı senelerde yapılan, 1869'dan sonraki baskılarında "Fezleke-i Tarih-i Osmânî" adını alan ve 1885'e kadar tam 15 baskı yapan kitabıdır.
Paşa'nın tarih metodu ve yazdıkları kendisinden sonra da aynen benimsenmiş, çizdiği çerçeve esas kabul edilmiş ve bu çerçevede neredeyse hiçbir değişiklik yapılmadan aynı şekil ve üslup içerisinde yeni eserler verilmiştir.

Dolayısıyla, okullarımızda bugün okutulan tarih kitaplarının 150 yaşında olduklarını söylemek pek de yanlış sayılmaz! Ne Millî Eğitim Bakanlığımız, ne de üniversite hocalarımız, 19. asrın anlayışına göre yazılmış bir ders kitabının mutlaka yenilenmesi gerektiği konusunda tek bir söz etmemiş, Ahmed Vefik Paşa'nın yazdıklarını tekrar etmekte beis görmemişlerdir. Yapılan değişiklik, sadece Paşa'nın zamanından sonra yaşananları kitaplara yine onun üslubuyla ilâve etmekten ibarettir.


BÜTÜN BİLGiLER ESKİDİR
Yeni çalışmalarla varılan sonuçlar ve ortaya çıkartılan yeni bilgiler, ders kitaplarında hiçbir şekilde yeralmamıştır. Son 30 seneden buyana Osmanlı Tarihi ve özellikle de Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluş dönemi hakkında şimdiye kadar bilinen ne varsa hemen herşey değişmiştir ama ders kitapları hâlâ bir buçuk asır öncesine aittir.

Kuruluş dönemi, okullarda öğretilenlere bakılırsa hâlâ bir efsane bulutunun ardındadır; Osmanlı Tarihi ise sadece savaşlardan ibarettir. Öğrenciye tarihin hiçbir dönemi hakkında hayata atılmasından sonra işine yarayacak tek bir bilgi bile verilmez, üstelik kafalara yığınla yanlış bilgi doldurulur.

Bir örnek vereyim: Matbaanın Türkiye'ye geç gelmesi konusunda "İstanbul'da 90 bin hattat vardı, bu hattatlar matbaanın kurulması hâlinde işsiz kalacaklardı, işte bu yüzden matbaayı engellediler" gibisinden bir terâne öğretilir. Ama, İstanbul'da o tarihlerde 90 bin hattatın bulunmasını bir yana bırakın, şehirdeki esnafın sayısı bile bu kadar yüksek değildir. Matbaanın geç gelmesinin tek ve asıl sebebi, okuma alışkanlığımızın pek olmaması ve kulaktan nakledilen bilgiyi tercih etmemizdir. İlk matbaacımız İbrahim Müteferrika'nın bastığı 17 çeşit kitabı da bir türlü satamaması ve terekesinden dünya kadar kitabın çıkması, bunun böyle olduğunu zaten gösterir.
SENTEZİ ÖĞRETMİYORUZ
Başka birkaç örnek daha: Fatih Sultan Mehmed zamanında donanma İtalya'ya neden seferler yapmıştır? Kanuni Sultan Süleyman'ın Viyana kapılarına kadar gitmesinin sebebi nedir? O devrin Avrupa'sı nasıldır? Balkan Savaşı'nda ne hatalar yapılmıştır ki koskoca Rumeli bir anda elimizden çıkmıştır?

İşte, ders kitaplarında bütün bunlar gibi birçok konuda sebep-sonuç ilişkileri ele alınmaz ve tarih sadece bir zaferler, az da olsa yenilgiler listesi halinde tatsız bir biçimde okutulur, durur.

Ve, netice: Okullardaki tarih derslerinde 150 seneden buyana anlatılanların neredeyse tamamı, öğrencinin hiçbir işine yaramayacak kırıntılardan ibarettir
.

Tarih, mukayeseli bir şekilde öğretilmediği için, talebe dünyadan de maalesef bîhaberdir, bazı ders kitapları da maalesef fâhiş hatalarla doludur.

Bu hatalardan bazılarını, cuma günü yazacağım.

Murat Bardakçı
(Habertürk, 21.10.2009)