ERHAN AFYONCU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ERHAN AFYONCU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Şubat 2014 Pazartesi

Osmanlı Devleti'nde kardeş katli

Osmanlı döneminde devlet başkanı seçimindeki kaosu ortadan kaldırmak için kardeş katli kanunlaştırılmıştı.
İbrahim isimli iki kardeşi vardı. I. Murad, Eskişehir bölgesinde yöneticilik yapan kardeşlerini ortadan kaldırdı. Şehzâdelerin isyan ettiklerine dair rivayetler vardır. İki şehzâdenin öldürülmesi ile birlikte hanedanda ilk kardeş kanı akmıştı.

I. Murad’dan sonra 1389’da tahta çıkan Yıldırım Bâyezid savaş sahrasında kardeşi Yakup Çelebi’yi öldürttü. Kardeşinin isyan etme gibi bir durumu olmamıştı. Yıldırım’ın ölümünden sonra Fetret Devri Osmanlılar için çok acı tecrübelerle dolu geçti. Yıldırım’ın dört oğlu 11 yıl birbirleriyle mücadele ettiler. Osmanlı ülkesi parçalandı. Bu dönem Osmanlılar’da kardeş katlinin meşrulaşmasının zeminini hazırladı.

Fatih Kanunnamesi

II. Mehmed tahta çıktığında Osmanlı İmparatorluğu, Fetret Devri’nin sarsıntısını daha atlatamamıştı. Fatih, İstanbul’un fethiyle Osmanlı İmparatorluğu’nu toparladı. Devlet teşkilatının kanunnamesini yazdıran Fatih, kanunnamenin içerisine saltanat verasetiyle ilgili bir madde de koydurttu:

“Ve her kimesneye evladımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı alem içün katl etmek münasibdir. Ekser ulema dahi tecviz etmiştir. (Onaylamıştır.) Anınla âmil olalar. (Amel edeler.)” Fatih Sultan Mehmed, kardeş katlini ilk uygulayan padişah değildi. Fatih, sadece mevcut durumu meşrulaştırmıştı. Bunu yaparken de özellikle Fetret Devri’nde (1402-1413) oluşan Osmanlı devlet tecrübesine dayanmıştı.

Kardeş katli

Kardeş katlini döneminin şartları içerisinde değerlendirmek gerekir. Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşanan kardeş katli bütün Türk tarihinin meselesidir. Bunun temelinde de devlet başkanının seçiminde bir sistemin olmayışı, veliahtlık kurumunun oluşturulmayışı yatar.

Kardeş katlini ortadan kaldırmak için veraset sisteminin oluşturulması gerekliydi. Veraset sistemi, uzun süre oluşturulamadı ancak 17. yüzyılın başlarından itibaren ekberiyyet, yani hanedan mensuplarının en büyüğünün tahta geçmesi sağlanabildi. Ancak şehzâdelerin sarayda “şimşirlik” adı verilen dairede hapis tutulması olumsuz sonuçları da beraberinde getirdi. Hayatı ve devlet idaresini tanımadan sarayda hapis hayatı yaşayarak yetişen padişahların önemli bir kısmı silik şahsiyetler olmuşlardır.

Kardeş katlinin meşrulaştırılıp, şehzâdelerin isyan etmeden öldürülmeleri, Osmanlılar’ı bütün Türk tarihi içerisinde farklı bir konuma taşımıştır. Bu sayede önceki Türk devletlerinde olduğu gibi Osmanlılar’da bölünme yaşanmamıştır. Türk tarihi incelendiğinde devletlerin taht kavgaları sonucunda birçok parçaya ayrıldığı görülür. Birliğini sağlayıp, tek hükümdar otoritesini sağlayan Osmanlılar, bu sayede de Avrupa’ya karşı üstünlük kurmuşlardır.

Fatih Kanunnamesi sahte mi?

Kardeş katli meselesini Fatih’e yakıştıramayanlar da, sultanın adını lekelememek için, bu kanunnamenin Batılılar tarafından yazıldığını ileri sürerler. Kanunnamenin tek nüsha alinde ve Viyana’da bulunmasını da iddialarına delil olarak gösterirler. Ancak yapılan araştırmalar sonucunda kanunnamenin yeni nüshaları bulunmuştur.

Fatih’ten sonra

Fa­ti­h’­in ka­nun­na­me­ye koy­dur­du­ğu mad­de­nin öne­mi sul­ta­nın ölü­mün­den he­men son­ra an­la­şıl­dı. II. Meh­me­d’­in ölü­mün­den son­ra iki oğ­lu II. Bâ­ye­zid ile Cem Sul­tan ara­sın­da yıl­lar­ca sü­re­cek bir mü­ca­de­le mey­da­na gel­di. Ya­vuz Sul­tan Se­li­m’­in sal­ta­na­tı­nın ilk yıl­la­rı taht için kar­deş kav­ga­sı­nın zir­ve­ye çık­tı­ğı bir dö­nem ol­du.

Mihmandar

Yazdığı romanlarla Yunus Emre’den Şah İsmail’e, Yavuz Sultan Selim ve Barbaros Hayreddin Paşa’ya tarihimizin farklı sahifelerini günümüze taşıyan İskender Pala üstadımız “Mihmandar” isimli romanında Eyüp Sultan’ı anlatıyor. Senelerden beri hep, muhteşem bir tarihimiz var ama romanı az yazılıyor, filmi yapılmıyor denilip dururdu. Tarihimizdeki önemli şahsiyetlerin ve hadiselerin İskender Pala üstadımız gibi önemli bir edebiyatçımızın elinden hayat bulmasını bu yüzden çok önemli buluyorum. Edebiyatımızın üvey evladı tarihi roman denirdi. İskender Pala’yla uzun araştırmalardan sonra edebî bir lezzet haline dönüşen romanlarla tarihi roman artık üvey evlat değil.

İstanbul’da şehit olan sahabelerin en meşhuru Eyüp Sultan olarak bildiğimiz Hz. Halid bin Zeyd Ebu Eyyub el-Ensari’dir. Hz. Peygamber, Medine’ye hicret ettiğinde misafir olduğu yer Eyüp Sultan’ın evi olmuştu. Eyüp Sultan, Peygamber Efendimiz ile birlikte bütün harplere katıldı. Eyüp Sultan’ın son seferi İslam ordusunun ilk İstanbul kuşatmasıydı. 80 yaşlarında iken, İstanbul kuşatmasına katılmak için orduda yerini aldı. Kuşatma devam ederken hastalandı. Ölüm döşeğinde yatarken arzusu sorulduğunda şöyle demişti:

“Dünyanızdan hiçbir şey istemiyo-rum. Fakat beni düşman diyarı içinde elinizden geldiği kadar ileriye doğru götürüp defnedin. Çünkü Resulullah’tan işittim ki, Konstantiniyye Suru’nun dibine salih bir kimse defnolunacaktır, umarım o kişi ben olurum.”

Mezarı tahriple tehdit ettiler

Eyüp Sultan’ın, vasiyeti üzerine İstanbul surlarına yakın bir yere götürülerek bugünkü türbesinin bulunduğu yere defnedildi. Bizanslılar, surların gerisinden bu manzarayı hayretle seyrettiler. Müslümanlar’ı, onlar çekilip gittikten sonra mezarı tahriple tehdit ettiler. Müslümanlar ise böyle yapıldığı takdirde kontrolleri altında bulunan yerlerde hiçbir kilisenin ve Hıristiyan azizinin mezarının kalamayacağı cevabını verdiler. Eyüp Sultan Türbesi içinde bulunduğu semte öyle bir hava vermiştir ki, Eyüp semti Mekke, Medine ve Kudüs’ten sonra İslam dünyasının en önemli yeri olmuştur. Sıkıntıları olan insanların giderek ruhlarını teskin ettikleri bu türbenin sahibi, İskender Pala’nın satırlarıyla “Çölde gönüllere düşen ateşin hem mihmandarı hem de kahramanıydı.” O kahraman Mekke, Medine ve Şam’dan geçip, İstanbul’un önlerinde durmuştu.

Peygamberimiz, “Konstantiniyye elbet feth olunacaktır; onu fetheden emir ne güzel emir, onun ordusu ne güzel ordudur” diyerek, bize İstanbul’un fethini müjdelemişti. Eyüp Sultan fetih müjdesini nesillerin ve zamanın ruhuna işledi. “Mihmandar”da ise bu gönül kuşatması dile döküldü. Konstantiniyye’yi İstanbul’a dönüştüren müjdenin haritalarını çizen bu romanı tarih şuuru kazanmak isteyen ve edebi keyif almak isteyen herkese tavsiye ediyoruz.

Avrupa sahnelerinde Şehzade Mustafa

Şehzade Mustafa’nın öldürülmesi, Avrupa kamuoyunda büyük ilgi uyandırdı ve tiyatro, opera eserlerine konu oldu.
Mustafa, Kanunî ve Hürrem Sultan, Kanuni vePargalı İbrahim Paşa ile Şehzade Bayezid ve Şehzade Selim mücadelesi tiyatro eserlerine konu olmuştur.

Şehzade Mustafa’nın öldürülmesi Türk kamuoyunda büyük acılara sebep olurken Avrupa kamuoyunda ise asırlarca sürecek büyük bir merak uyandırmıştı. Rahmetli Metin And’ın “Türkiye’de İtalyan Sahnesi, İtalyan Sahnesi’nde Türkiye” ve “Tiyatro, Bale ve Opera Sahnelerinde Kanuni Süleyman İmgesi” isimli eserlerinde bu konuyla ilgili teferruatlı bilgilere rastlıyoruz.

Şehzade Mustafa Avrupa sahnelerinde

16. yüzyılın önemli oyun yazarlarından İtalyan Torquato Tasso, Kanuni üzerine “II Solimano” adında bir trajikomedya yazmıştır. Oyunda Kanuni’nin oğlu Mustafa ile İran Şahı’nın kızının aşkı konu alınır. Bu aşk yüzünden Veziriazam Rüstem Paşa’nın entrikaları sonucu, aşıklar suçlanır. Aşıklar suçsuzluklarını ispat etmelerine rağmen veziriazamın kötülüklerinin kurbanı olurlar. Yeniçeriler ise Rüstem’den aşıkların intikamını alırlar.

İtalyan Prospero Bonarelli’nin “II Solimano” adlı tragedyasını 1618’de ilk sahnelendiğinde 4 bin kişi seyretmiştir. 17. yüzyılda en çok seyredilen oyunlardan biridir. Oyunun konusu şöyleydi: İran Şahı’nın kızı Despina, Kanuni’nin oğlu Şehzade Mustafa’ya aşıktır. Rüstem Paşa ve Hürrem Sultan’ın entrikaları sonucu, Kanuni oğlu Mustafa’yı öldürtür.

Fransa’da da gündeme geldi

Belin’in “Mustapha et Zeangir” isimli 1705’te sahnelenen Alman trajedisinde de Şehzade Mustafa hadisesi ve Cihangir’in ölümü anlatılır. İngiliz yazar Roger Boyle’nın 1665’te oynanan “Mustapha, Son of Soliman The Magnificient” isimli oyunu ile yine İngiliz yazar David Mallet’in 1738’de Londra’da sahnelenen “Mustapha” isimli trajedisinde de konu Şehzâde Mustafa’dır.

Şehzade Mustafa meselesi Fransa’da da gündeme gelir. Champfort’un “Mustapha et Zeangir” isimli önce saray tiyatrosunda sahnelenen oyunu 1777’de Paris’te Fransuva Tiyatrosu’nda oynandığında büyük bir seyredilme oranına ulaşır.

Avrupa’da Türkler’le ilgili kitaplar

Yıldırım Bâyezid’in 1394’ten itibaren İstanbul’u kuşatma altına alması üzerine, Batı Avrupalı Hıristiyanlar gözlerini bu tarafa çevirdiler. Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’daki Fransuva-Şarlken çekişmesinden dolayı yönünü iyice Avrupa’ya dönmesi ve Mohaç Muharebesi ile Macaristan’ı fethi üzerine herkes Türkler’le ilgilenmeye başladı. Bu konuda art arda kitaplar basıldı.

Avrupalılar’ın Kıbrıs’ın Türkler tarafından fethi üzerine ilk defa bir araya gelerek İnebahtı Deniz Savaşı’nda Osmanlı donanmasını yok etmelerinin yankısı ise çok büyük oldu. İnebahtı Savaşı ve daha sonra gelişen hadiseler üzerine 1570-1572 yılları arasında 360 eser basıldı.

Türkler’le ilgili yayın yapıldı

Romanyalı tarihçi Carl Göllner’in araştırmaları neticesinde vardığı sonuç, XVI. yüzyılda Türkler’le ilgili Avrupa’da 2463 kitap, broşür ve el ilânı basıldığıdır. Bu ilgi sadece belirli ülkelere mahsus değildi, Avrupa’nın hemen hemen her şehrinde Türkler’le ilgili yayın yapılıyordu. Frankfurt’tan Paris’e, Londra’dan Lyon’a, Roma’dan Prag’a, Venedik’ten Viyana’ya her yerde bu tür kitaplar basılmıştı. Osmanlılar’la ilgili en çok yayın Ausburg’da yapılmıştı. Bu şehirdeki 29 matbaada basılan kitap ve broşür sayısı 134’tü.

Almanca, Latince, İngilizce, İtalyanca, İspanyolca başta olmak üzere hemen hemen her Avrupa dilinde Osmanlılar üzerine basılmış eserlere rastlanmaktadır. 2463 yayının 1000 kadarı Almanca, 455’i ise Latince’dir.

Şehzade Mustafa nasıl öldürüldü?

Genç tarihçi Aykut Can tarafından derlenen “Şehzâde Mustafa ve Şehzâde Bâyezid Nasıl Öldürüldüler” isimli kitapta, “Osmanlı İmparatorluğu’nda şehzâdelik, kardeş katli, Şehzâde Mustafa’nın hayatı, Şehzâde Mustafa’nın nasıl öldürüldüğü, Düzmece Mustafa isyanları, Şehzâde Bâyezid’ın isyanı ve öldürülmesi, İtalyan gözüyle Şehzâde Mustafa’nın öldürülmesi, Alman gözüyle Şehzâde Mustafa’nın katli, Rüstem Paşa ve Şehzâde Mustafa ile ilgili mersiyeler” bir araya getirilmiş. Şehzâde Mustafa ve öldürülmesi hakkında derli toplu bilgi sahibi olmak isteyenler ile kardeş katli meselesini anlamaya çalışanlar bu kitabı okuyabilirler.

Opera eserlerinde Şehzade Mustafa

Valentini’nin 1756’da Torino’da oynanan operasında Kanuni’nin Hürrem ile evlenmesi, Hürrem Sultan’ın Rüstem Paşa ile işbirliği yaparak oğlu Cihangir’i tahta çıkarmak için Şehzade Mustafa’ya karşı faaliyetleri anlatılır. Oyunda Şehzâde Mustafa ise İran Şahı Tahmasb’ın kızı Sofî’ye aşık gösterilir. Bu durumu kullanan Rüstem Paşa, Şehzade’yi İran’la işbirliği yapmış gibi gösterir.

Savunmasızca öldürdü

İran Şahı’na gönderildiği iddia edilen mektupta Şehzade şahın kızıyla evlenmek istemekte ve bunun karşılığında ise iki devlet arasında uzun süreli barış tesis edilecektir. Kanuni bu mektubu oğlunun yazdığına inanır ve Mustafa’yı Amasya’dan yanına çağırtıp, kendini savunmasına izin vermeden öldürtür. Şehzade Cihangir, Hürrem Sultan’ın çocuğu olmasına rağmen hadiseden etkilenerek intihar eder. Kanuni büyük pişmanlık duyar. Mustafa’nın yerine ona benzeyen bir kölenin öldürüldüğü söylentileri çıkar. Ancak doğru olmadığı anlaşılır.

Kanuni’nin çocukları

Kanuni Sultan Süleyman’ın 10 veya 12 çocuğu olduğunu tahmin ediyoruz. İsimleri bilinenler şunlardı: Şehzâde Mustafa, Şehzâde Selim, Şehzâde Bâyezid, Şehzâde Cihangir, Şehzâde Mahmud, Şehzâde Murad, Şehzâde Mehmed, Şehzâde Abdullah, Mihrimah Sultan ve Raziye Sultan.

İki çocuğu kaldı

Şehzâde Mahmud ve Murad ile ismi bilinmeyen bir kız çocuğu Kanuni’nin saltanatının ilk yıllarında öldü. Hürrem Sultan’ın oğullarından Abdullah birkaç yaşındayken, Mehmed ise 20’li yaşlarda vefat etti. Şehzâde Mustafa ve Şehzâde Bâyezid öldürüldüler. Şehzâde Cihangir ve Raziye Sultan da babalarının sağlığında hayatlarını kaybettiler. 1566’da Kanuni vefat ettiğinde hayatta sadece II. Selim ve Mihrimah Sultan kalmıştı.

TDV İslâm Ansiklopedisi tamamlandı

Türkiye ilk önemli ansiklopedinin Fransa’da yayınlanmasından yaklaşık 250 sene sonra TDV İslâm Ansiklopedisi’nin neşrini tamamlayarak kendi ansiklopedisine kavuştu
892’de Londra’daki Şarkiyatçılar Kongresi’ndeWilliam Robertson Smith tarafından bir İslâm Ansiklopedisi hazırlanması gündeme getirildi. Kongreden sonra kurulan komisyonlar 1902’ye kadar çalışmıştır. Ansiklopedinin neşri ise, 1683’ten itibaren Arabiyat alanında eser yayınlayan E. J. Brill (Leiden) yayınevine verildi. 1908’de yayınlanmaya başlayan ansiklopedi 1936’da 4 büyük cilt ve 6176 madde başlığıyla tamamlandı.

İslam ülkeleri hakkında bilgiler

Ansiklopedinin yayınlanma amacı Hollanda, İngiltere ve Fransa gibi sömürgeci devletlere hâkimiyetleri altındaki İslâm ülkeleri hakkında bilgi üretmekti. Bu yüzden ansiklopedideMüslümanlar açısından önemli birçok madde kaleme alınmamış, Avrupalılar için önem taşıyan konular ön plana çıkarılmıştı. En önemli nokta ise İslâmiyet’le ilgili maddelerin Hıristiyan gözüyle kaleme alınmasıydı.

Bütün eksikliklerine rağmen ilk olması sebebiyle ansiklopedi büyük yankı uyandırdı. Türkçe, Arapça, Farsça ve Urduca’ya çevrildi. Ansiklopediler belli bir süre sonra eskirler ve yenilenmeleri gerekir. Bu yüzden The Encyclopaedia of Islam, 1954’ten itibaren daha da genişletilip, Türk bilim adamlarından da destek alarak yeniden neşredilmiştir. Bu sefer ansiklopedi İngilizce ve Fransızca olarak çıkmıştır. Günümüzde bu ansiklopedinin üçüncü neşri yapılıyor.

İslâm Ansiklopedisi

Encyclopaedia of Is, 1940’tan itibaren Türkçe’ye çevrilip, bazı maddeler tadil ve ikmal edilerek “İslâm Ansiklopedisi” adıyla yayınlanmaya başlandı. Ansiklopedi, İstanbul Üniversitesi’ndeki bilim adamlarının teşkil ettiği heyet tarafından Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayınlanmıştır. “İslâm Ansiklopedisi” 1987’de 15 cilt olarak tamamlandı. Ansiklopedi, “Leyden tab’ı esas tutelif, tâdil, ikmal ve tercüme su” yayınlanmıştı. Özellikle Türkler’le ilgili maddeler yeniden yazılmıştır. Ansiklopedideki toplam madde sayısının yaklaşık üçte ikisi tercüme, üçte biri teliftir.

Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi

Tür­ki­ye Di­ya­net Vak­fı, 1983’ten iti­ba­ren ye­ni bir İs­lâm An­sik­lo­pe­di­si için ha­zır­lı­ğa baş­la­mış ve bu amaç­la bir araş­tır­ma mer­ke­zi ve kü­tüp­ha­ne ku­rul­muş­tur. 1988’de ilk fa­si­kü­lü çı­kan ye­ni İs­lâm An­sik­lo­pe­di­si ön­ce­ki an­sik­lo­pe­di­ler­den fark­lı ola­rak re­sim­liy­di. Ay­rı­ca Tür­ki­ye­’nin sos­yal bi­lim­ler­de ulaş­tı­ğı se­vi­ye­yi gös­ter­me­si açı­sın­dan mad­de­le­rin yüz­de 90’ın­dan faz­la­sı yer­li bi­lim adam­la­rı ta­ra­fın­dan ka­le­me alın­mak­tay­dı. TDV İs­lâm An­sik­lo­pe­di­si, ya­yı­na baş­la­ma­sın­dan 25 yıl son­ra geç­ti­ği­miz gün­ler­de Tür­ki­ye­’nin en önem­li hu­kuk ta­rih­çi­le­rin­den Prof. Dr. Meh­met Akif Ay­dı­n’­ın baş­kan­lı­ğı sı­ra­sın­da 44’ün­cü cil­di­ni çı­ka­rıp neş­ri­ni ta­mam­lan­dı.

Mil­let ola­rak ken­di­mi­zi aşı­rı ten­kit ede­riz, faz­la be­ğen­me­yiz ve bu du­rum da iş yap­ma­mı­zı en­gel­ler. Bu an­sik­lo­pe­di Türk mil­le­ti­nin iyi bir or­ga­ni­zas­yon ya­pıl­dı­ğın­da ne­ler ya­pa­bi­le­ce­ği­nin önem­li bir gös­ter­ge­si­dir. Tür­ki­ye­’de sos­yal bi­lim­ler ala­nın­da bu an­sik­lo­pe­diy­le önem­li bir se­vi­ye­ye ula­şıl­mış­tır. TDV İs­lâm An­sik­lo­pe­di­si, İs­lam di­ni, ta­ri­hi, kül­tü­rü ve me­de­ni­ye­ti, ede­bi­yat, gü­zel sa­nat­lar ve fel­se­fe alan­la­rın­da bin­ler­ce mad­de­den olu­şu­yor. İs­lâm kül­tür mi­ra­sı bu an­sik­lo­pe­diy­le ya­zı­lı ha­le gel­miş­tir.

Gerçek bir kütüphane

Türk bi­lim adam­la­rı yurt­dı­şı­na çık­tık­la­rı za­man bir­kaç şe­ye gıp­ta ile ba­kar­lar. Bun­la­rın bi­rin­ci­si kü­tüp­ha­ne­ler­dir. İkin­ci araş­tır­ma mer­kez­le­ri, üçün­cü­sü ise fark­lı mil­let­le­rin ken­di­le­ri­nin ha­zır­la­dık­la­rı an­sik­lo­pe­di­le­ri­dir.

1984’te üni­ver­si­te eği­ti­mi­me baş­la­mam­dan iti­ba­ren bu üç ko­nu be­nim de en önem ver­di­ğim ve ül­kem­de ger­çek­leş­me­si­ni is­te­di­ğim şey­le­rin ba­şın­da ge­li­yor­du. Araş­tır­ma­cı­ya ger­çek ma­na­da hiz­met eden kü­tüp­ha­ne­le­ri­miz ol­ma­ma­sı ve der­le­me ka­nu­nu­na rağ­men bir­çok ki­ta­bın kü­tüp­ha­ne­le­ri­mi­ze ulaş­ma­ma­sı se­be­biy­le genç­lik yıl­la­rım ki­tap ve der­gi top­la­may­la geç­ti. Bu eser­le­re pa­ra ye­tiş­tir­me­nin ya­nı sı­ra ko­ya­cak yer bul­ma da en bü­yük me­se­lem­di. An­cak şim­di­ki genç araş­tır­ma­cı­lar bu sı­kın­tı­la­rı ya­şa­mı­yor­lar.

Gü­nü­müz­de Tür­ki­ye Di­ya­net Vak­fı ta­ra­fın­dan ku­ru­lan İs­lam Araş­tır­ma­la­rı Mer­ke­zi (İSAM) Kü­tüp­ha­ne­si gi­bi dün­ya­nın en önem­li araş­tır­ma kü­tüp­ha­ne­le­rin­den bi­ri­si Üs­kü­dar Bağ­lar­ba­şı­’n­da hiz­met ve­ri­yor. Kü­tüp­ha­ne mü­dü­rü Bi­rol Ül­ker ve kü­tüp­ha­ne ça­lı­şan­la­rı iş­le­ri­ni se­ve­rek yap­tık­la­rı için araş­tır­ma­cı­la­ra zor­luk çı­kar­mak ye­ri­ne her tür­lü ko­lay­lı­ğı sağ­lı­yor­lar.

Haftanın 7 günü gece 23’e kadar hizmet

Li­san­süs­tü eği­ti­mim sı­ra­sın­da yurt­dı­şın­da ge­ce­le­ri ve haf­ta son­la­rı açık olan ve açık raf sis­te­miy­le ça­lı­şan kü­tüp­ha­ne­le­ri du­yup, biz­de ni­ye böy­le kü­tüp­ha­ne­ler ol­maz di­ye dü­şü­nür, mes­lek­taş­la­rı­mız ara­sın­da dert­le­şir­dik. İSAM Kü­tüp­ha­ne­si ge­ce 23.00’e ka­dar açık bir kü­tüp­ha­ne. Haf­ta­nın ye­di gü­nü hiz­met ve­ri­yor. Ar­tık araş­tır­ma­cı­la­rın es­ki­den ol­du­ğu gi­bi pa­zar­te­si gel­se de kü­tüp­ha­ne­ye git­sem ve­ya sa­at 16.30 ol­du kü­tüp­ha­ne­yi ka­pa­ta­cak­lar di­ye dert­le­ri yok. 

Ansiklopedi

18. yüzyıl Avrupa tarihinde “Aydınlanma Yüzyılı” diye isimlendirilir. Aydınlanmanın vatanı olarak da Fransa bilinir. Fransa’nın aydınlanma sürecinin bayraktarlığını yapmasının en önemli sebeplerinden biri, kısaca “Encyclopedie” olarak bilinen “Encyclopedie ou dictionnaire raisonne des sciences, des arts et des metiers (Ansiklopedi ya da Bilimlerin, Sanatların ve Mesleklerin Sınıflandırılmış Sözlüğü) yayınlanmasıdır.

Encyclopedie, “her türlü ve her çağda, insan aklının çabalarının genel bir görünümünü” vermek iddiasıyla 1751’de yayımlanmaya başlanmıştır. Editörlüğünü Denis Diderot ve Jean le Rond Alembert’in yaptığı ansiklopedi 1772’de tamamlanmıştır. Toplam 33 cilt olan Encyclopedie, Montesquie, Voltaire, Rousseau, d’Alembert, Buffon, Quesnay ve Helvetius gibi devrin önde gelen 150’den fazla yazar ve düşünürünün yazılarını ihtiva eder.

Yüzde 93’ü yerli

TDV İslâm Ansiklopedisi, 44 cilt. Bu 44 ciltte 15.226 madde başlığı yer alıyor. Alt başlıklarla birlikte madde sayısı 16.855. 15.752 madde Türkiye’den müellifler tarafından kaleme alınmış. Yurtdışı yazarların kaleme aldığı madde sayısı ise 1103. Ansiklopedi maddelerinin yaklaşık yüzde 93’ü Türk ilim adamlarına ait. Toplam müellif sayısı ise 1.928.

Araştırmacı kütüphanesi

İSAM Kütüphanesi, lisansüstüne hizmet veren bir kütüphane. Yüksek lisans ve üstü eğitim yapan araştırmacılara açık. Kütüphanede yaklaşık 300 bin eser var. Bu eserlerin bir kısmı Orhan Şaik Gökyay, Nejat Göyünç ve Albert Hourani gibi birçok önemli araştırmacının kütüphanesinden İSAM’a intikal etmiş.

Osmanlı devleti Kırım'ı kaybedeli 240 yıl oldu

1475’te Osmanlı hâkimiyetine giren Kırım 300 yıl sonra 1774’te kaybedilmişti. Osmanlı yönetimi Kırımgibi bir Müslüman toprağının kaybedilmesini hiçbir zaman kabul etmedi. Kırım’ı geri almak için Ruslar’la defalarca savaşa girdi. Ama hepsini kaybetti. Aradan asırlar geçmesine rağmen Ukrayna’daki karışıklık dolayısıyla Kırım tekrar gündemde.

Kırım’ın kaybı

1768’de Rusya’yla Osmanlı Devleti uzun sürecek bir savaşa girdi. Osmanlı yönetimi, 1736-1739 savaşında Kırım’ın Rus işgaline uğraması sebebiyle Kırım’ı, Tatarlar’ın tek başlarına savunamayacağını gördüğünden burada bir seraskerlik oluşturmuştu. Ruslar’ın Kırım’a gireceği Or Kapı adlı geçit, buranın müdafaası açısından son derece önemliydi. Bu savaşta Kırım seraskeri olarak görevlendirilenSilahdar İbrahim Paşa’nın, Or Kapı’nın müdafaası için harekete geçmesi, Tatarlar tarafından geciktirildi, Osmanlı ordusu yoldayken de Or Kapı’daki kalede bulunan Tatarlar bu önemli geçit noktasını Ruslar’a teslim ettiler. Buradan rahatlıkla geçen Rus kuvvetleri Kırım’ı kısa zamanda işgal edip, Osmanlı ordusu komutanı İbrahim Paşa’yı da esir alarak, Petersburg’a götürdüler.

Ruslar, Kırımlılar ile çeşitli müzakereler yapmışlar, yayınladıkları bildirilerle de onlara, Kırım’a doğru ilerleyen Rus kuvvetlerine karşı gelmedikleri takdirde bağımsızlıklarını vereceklerini vadetmişlerdi.

Küçük Kaynarca Antlaşması

1768-1774 savaşı esnasında zaman zaman barış görüşmelerine teşebbüs edildiyse de bir netice alınamamıştı. 1774’te ölen Üçüncü Mustafa’nın yerine tahta çıkan Birinci Abdülhamid, bir şeyler yapmak istediyse de cephelerde mağlubiyetler devam etti. Büyük askeri başarılarına rağmen Ruslar da kendi iç meselelerinden dolayı barış istiyorlardı. İki devlet arasında 21 Temmuz 1774’te imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması’nın en ağır maddesi Kırım’ın bağımsız bir statüye sokulmasıydı. Osmanlı padişahının halife olarak Tatarlar’ın dini lideri olmasının dışında Kırım’la bir bağı kalmamıştı. Bu durum gelecekteki bir Rus işgalinin de habercisiydi.

Aynalıkavak Tenkihnâmesi

1777’de Şahin Giray’ın Çariçe İkinci Katerina’nın desteğiyle han olmasından itibaren Kırım, Rusya’yla iyice yakınlaştı. Kendisine karşı çıkan isyanla baş edemeyen Şahin Giray, hanlığı Ocak 1778’de Selim Giray’a devretti. Aslında bu Osmanlı Devleti’nin de desteklediği ve başarıya ulaşan bir darbeydi ama Ruslar’ın desteklediği Şahin Giray hanlık davasından vazgeçmedi. Şahin Giray, kısa bir süre sonra Rus askerinin desteğiyle, ikinci defa han oldu.

Yeni bir Osmanlı-Rus savaşı çıkmak üzereyken Fransızlar’ın araya girmesiyle 21 Mart 1779’da Aynalı-kavak Tenkihnâmesi imzalandı. Bu antlaşmayla Kırım bağımsız bir devlet olacaktı. Ruslar da Kırım’daki askerlerini çekeceklerdi. Osmanlı yönetimi de Şahin Giray’ın hanlığını tanıyacaktı.

Kırım’ın işgali

Şa­hin Gi­ra­y’­ın ikin­ci han­lı­ğı,ço­ğu kan­lı bir şe­kil­de bas­tı­rı­lan is­yan­la­ra rağ­men beş se­ne sür­dü. 1782’de Ha­lim Gi­ray li­der­li­ğin­de baş­la­tı­lan is­yan ise bek­le­nen­den da­ha faz­la des­tek bul­du ve Şa­hin Gi­ray, an­cak Rus­la­r’­a sı­ğı­na­rak ca­nı­nı kur­ta­ra­bil­di. Fa­kat Ge­ne­ral Po­tem­kin ko­mu­ta­sın­da­ki Rus or­du­su­nun des­te­ğiy­le 1782 ya­zın­da üçün­cü de­fa Kı­rım han­lı­ğı­na ge­ti­ril­di. An­cak üçün­cü han­lı­ğı dö­ne­min­de Şa­hin Gi­ray, Rus Ge­ne­ral Po­tem­ki­n’­in kuk­la­sıy­dı. Po­tem­kin, bir yo­lu­nu bu­lup Kı­rı­m’­ı doğ­ru­dan Rus­ya top­rak­la­rı­na kat­mak is­ti­yor­du. Bu­nun için ya­rı­ma­da­da as­ke­rî yı­ğı­nak­lar ya­pı­yor­du, an­cak ulus­la­ra­ra­sı den­ge­ler uy­gun ol­ma­dı­ğın­dan bu is­te­ği­ni ye­ri­ne ge­ti­re­mi­yor­du. Ni­ha­yet 1783 Ni­sa­n’ı­n­da ya­yın­la­nan bir be­yan­nâ­me, Po­tem­ki­n’­in ha­yal­le­ri­nin ge­rek­çe ol­ma­sı­nın ka­pı­sı­nı ara­la­dı. Ça­ri­çe Ka­te­ri­na adı­na ya­yın­la­nan be­yan­nâ­me­de Kı­rı­m’­ın fii­len iş­gal edil­me­si­nin ge­rek­çe­le­ri sı­ra­la­nı­yor­du. Po­tem­kin bü­yük bir mem­nu­ni­yet­le tek­rar Rus or­du­su­nun ba­şı­na geç­ti ve kı­sa bir sü­re­de Kı­rı­m’­ı fii­len iş­gal et­ti. Bu iş­gal­le bir­lik­te kuk­la han Şa­hin Gi­ray han­lı­ğın­dan, Kı­rım ise bir da­ha el­de ede­me­ye­ce­ği ba­ğım­sız­lı­ğın­dan ol­du.

Yeni bir savaş göze alınmadı

Os­man­lı yö­ne­ti­mi Kı­rı­m’­da­ki bu du­ru­mu ka­bul­len­mek is­te­me­miş, an­cak ye­ni bir sa­va­şı da gö­ze ala­ma­mış­tı. Os­man­lı Dev­le­ti, 1784’te im­za­la­nan ve Kı­rım se­ne­di de­ni­len üç mad­de­lik ant­laş­may­la ya­rı­ma­da­da­ki Rus hâ­ki­mi­ye­ti­ni ta­nı­dı fa­kat Kı­rı­m’­ın tek­rar ge­ri alın­ma­sı hep bir ide­al ola­rak ya­şa­tıl­dı.

Kırım’ı kurtarın

Bi­rin­ci Ab­dül­ha­mid dö­ne­min­de Kı­rı­m’­ı ge­ri al­mak için hep fır­sat kol­lan­dı. Halk Kı­rı­m’­ın kur­ta­rıl­ma­sı­nı is­ti­yor­du. Avus­tur­ya ile Rus­ya ise Os­man­lı top­rak­la­rı­nı pay­laş­mak için it­ti­fak yap­mış­lar­dı. So­nun­da 1787-1792 yıl­la­rı ara­sın­da Os­man­lı­lar ile Avus­tur­ya ve Rus­ya arasın­da beş yıl sü­re­cek bir sa­vaş çık­tı. Avus­tur­ya cep­he­sin­de düş­man dur­du­rul­du. An­cak Rus or­du­la­rı Os­man­lı bir­lik­le­ri­ni ar­ka ar­ka­ya mağ­lup et­ti.

Üçün­cü Se­lim

Sa­vaş de­vam eder­ken 1789’da tah­ta Üçün­cü Se­lim çık­tı. Genç pa­di­şah, tah­ta çık­tı­ğı ilk gün­ler­den iti­ba­ren sa­va­şı sür­dür­me­de­ki ka­rar­lı­lı­ğı­nı gös­ter­di. İs­tan­bu­l’­da taht de­ği­şik­li­ği­nin kar­ga­şa­sı ya­şa­nır­ken Rus ve Avus­tur­ya or­du­la­rı cep­he­de­ki ko­num­la­rı­nı güç­len­dir­di­ler. 1790’da Avus­tur­ya hü­küm­da­rı İkin­ci Jo­se­f’­in ölü­mü ve ye­ri­ne İkin­ci Leo­pol­d’­ün geç­me­si sa­va­şın gi­di­şa­tı­nı ta­ma­men de­ğiş­tir­di. Ye­ni im­pa­ra­tor, Os­man­lı dev­le­ti ile 1791’de Ziş­to­vi Ant­laş­ma­sı­’nı im­za­la­ya­rak sa­vaş­tan çe­kil­di. Avus­tur­ya­’nın sa­vaş­tan çe­kil­me­si­ne rağ­men Rus bir­lik­le­ri önem­li ba­şa­rı­lar ka­zan­ma­ya de­vam et­ti. Or­du ve halk sa­va­şa de­vam edil­me­me­si ta­raf­ta­rı olun­ca, Üçün­cü Se­lim sulh gö­rüş­me­le­ri­ne baş­la­dı. 10 Ocak 1792’de Ya­ş’­ta ak­de­di­len Os­man­lı-Rus ba­rış an­laş­ma­sı­na gö­re, Rus­lar iş­gal et­tik­le­ri ba­zı top­rak­la­rı bı­rak­mış­lar an­cak Os­man­lı yö­ne­ti­mi de Rus­la­r’­ın Kı­rım ve Gür­cis­ta­n’­da­ki hâ­ki­mi­yet­le­ri­ni ta­nı­mak zo­run­da kal­mış­tı.

Kırım’ın fethi

Kırım Hanlığı’nda, kurucusu Hacı Giray’ın 1466’daki ölümünden sonra oğulları arasında taht mücadeleleri başlamıştı. Şirin Beyi Eminek, Cenevizliler’e karşı Osmanlılar’dan yardım istedi. Bu fırsatı değerlendiren Fatih, 1475’te Gedik Ahmed Paşa komutasındaki bir donanmayı Kırım’a gönderdi. Cenevizliler’in elindeki Kefe ve Kırım’ın sahil kesimi ele geçirildi.

Kırım Tatarları

Kırım Tatarları, Osmanlı Devleti’nin en önemli güçlerindendi. Özellikle Akıncılar’ın ortadan kalkmasından sonra bu boşluğu Kırım Hanlığı’nın kuvvetleri doldurdular. Kuzey seferlerinde ve 1683’ten sonraki Viyana bozgun yıllarında önemli roller oynadılar.

Osmanlı tarihinin 461 yıl unutulmayan en acı ölümü

Şehzâde Mustafa, 1515’te babasının Manisa Sancakbeyliği sırasında doğdu. Annesi MahidevranHatun’du. 1520’de babasının tahta çıkması üzerine İstanbul’a geldi. 1533’te Manisa Sancakbeyliği’ne tayin edildi.

Yeniçerilerin sevgisi

Şehzâde Mustafa, Manisa Sancakbeyliği sırasında şairleri ve âlimleri himayesi altına aldı. Halka, ulemaya ve askerlere karşı cömert oldu. Şehzâde hemen herkes tarafından sevilerek saltanatın varisi olarak görüldü.

Şehzâdenin bu şekilde geniş bir nüfuza sahip olması ve değişik halk kesimlerinden destek görmesi, Hürrem Sultan’ı huzursuz ediyordu. Hürrem Sultan’ın da etkisiyle Veziriazam Makbul İbrahim Paşa öldürüldü. Böylece Şehzâde Mustafa İstanbul’daki en büyük destekçisini kaybetti. Hürrem Sultan ise kızı Mihrimah Sultan’ı evlendirdiği Rüstem Paşa’yı ikbal merdivenlerinden çıkararak, Şehzâde Mustafa’ya karşı önemli bir müttefik buldu.

Valilere mektup yazdı

Kanunî, Hürrem Sultan’ın da tesiriyle Şehzâde Mustafa’yı saltanat merkezine daha yakın olan Manisa Sancakbeyliği’nden alarak yerine Şehzâde Mehmed’i tayin etti. Şehzâde Mustafa’yı da Amasya’ya gönderdi. Ancak Şehzâde Mehmed’in 1 yıl sonra 1543’teki beklenmedik ölümü Şehzâde Mustafa’yı tekrar şanslı duruma getirdi.

Şehzâde Mustafa da bu arada valilere mektuplar yazarak çevresini genişletmeye çalışıyordu. Mahidevran Sultan, Amasya’da Şehzâde Mustafa’ya yol gösteriyor, oğlunu korumak için çabalıyordu.

Venedik Elçisi Navagero, Hürrem Sultan ile Rüstem Paşa’nın Şehzâde Mustafa’yı engellemek için neler yaptıklarını da şöyle anlatır:

Sahte mektuplar

Gelişmelerin günden güne kendi aleyhlerine gittiğini gören Rüstem Paşa, gizlice şehzâdenin mührünü kazıttı. Şehzâde Mustafa’nın ağzıyla İran Şahı Tahmasb’a bir mektup yazdı. Sahte mektupta, şehzâde “padişah olması halinde Şah Tahmasb ile yakın bir dostluk kuracağını bildiriyor ve Şah’ın güzel kızı Feride ile evlenmek istediğini” söylüyordu. Rüstem Paşa, şehzâde adına yazdığı sahte mektubu Zeynel Bey vasıtasıyla İran şahına gönderdi. Şahın cevaben şehzâdeye yazmış olduğu mektubu da aynı yolla ele geçirdi. Rüstem Paşa çok büyük bir koz yakalamıştı. Gerektiğinde bu sahte mektupları padişaha gösterecek ve şehzâdenin sonunu hazırlayacaktı.

Kanunî’ye iletti

1552’de Veziriazam Rüstem Paşa, İran seferine çıktı. Ancak Anadolu’daki asker ve halkın Şehzâde Mustafa’ya büyük muhabbet beslediklerine şahit oldu. Padişahın yaşlandığı ve Rüstem Paşa’nın da ortadan kaldırılması gerektiği yönünde dedikodular üzerine veziriazam, hemen bir adamını İstanbul’a göndererek meydana gelen olayları Kanunî’ye iletti. Bu arada daha önce Şah Tahmasb’a yazdığı sahte mektupları da Şehzâde Mustafa’nın aleyhine delil olarak gönderdi. Artık, Kanunî Sultan Süleyman tamamen oğlunun aleyhine dönmüştü. Özellikle, “Padişahın kalan ömrünü Dimetoka saraylarında ibadetle geçirmesi gerektiği” şayiası kendisini çok üzmüştü. Dedesi İkinci Bâyezid tahttan indirilerek Dimetoka Sarayı’na gönderilmiş ancak yolda aniden ölmüştü.

Şehzâde Mustafa’nın öldürülmesi

Sultan Süleyman, Rüstem Paşa’yı geri çağırarak seferin ertesi yıl bizzat kendi komutasında yapılacağını bildirdi. Kanunî, 28 Ağustos 1553’te ordusuyla Üsküdar’dan hareket etti. Ordu 5 Ekim’de Konya Ereğlisi yakınındaki Aktepe denilen mevkide konakladı. Orduya katılması talimatı verilen Şehzâde Mustafa, babasının kendisiyle ilgili düşüncelerinden habersiz, birlikleriyle babasının otağının 2 mil uzağına otağını kurdu.

Uyarıları dinlemedi

Şehzâde Mustafa, akşama doğru babasının otağından kendisine doğru üzerinde kâğıt bulunan bir ok atıldı. Kâğıtta babasının otağına kesinlikle gitmemesi, babasının onu öldüreceği yazılıydı. Şehzâde Mustafa bunu Rüstem Paşa’nın kendisine karşı bir hilesi olarak düşündü. Şehzâde Mustafa, çevresinin bütün uyarılarına rağmen babasının kendisini öldürteceğine inanmıyordu.

Şehzâde Mustafa, padişahın çadırına girdiğinde elinde bir yayla tahtta oturan babasını hürmetle selamladı. Kanunî bu selama, “Ah köpek! Sende hâlâ beni selamlayacak cesaret var mı” diyerek arkasını döndü. Bu işaret üzerine iri cüsseli dilsiz yedi cellat şehzâdenin üzerine atıldılar.
Şehzâde Mustafa böyle ani bir saldırı karşısında bile cellatlardan kurtulup, onları yere sermeyi başardı. Bu sırada karşısına çıkan Zal Mahmud Ağa, şehzâdeye çelme takarak onu yere düşürdü ve hemen kemendi boynuna geçirdi. Birkaç dakika sonra şehzâdenin cesedi çadırın dışına çıkarılarak bir İran halısının üzerinde teşhir edildi.

Rüstem Paşa azledildi

Olup bitenler Şehzâde Cihangir’i derinden yaraladı. Şehzâde Cihangir, kısa bir süre sonra vefat etti. Şehzâde Mustafa’nın ölümü ordu arasında derin bir üzüntü ve hoşnutsuzluk meydana getirdi. Rüstem Paşa azledilip, Şehzâde Mustafa’ya yakınlığı ile bilinen Kara Ahmed Paşa veziriazamlığa getirildi. Şehzâdenin cenazesi Bursa’ya gönderilerek defnedildi. Hürrem Sultan’ın kışkırtmasıyla, babasının intikamını alır gerekçesiyle Şehzâde Mustafa’nın 7-8 yaşlarındaki oğlu Şehzâde Mehmed de öldürüldü.

Düzmece Mustafa

Şehzâde Mustafa öldü ama arkasından en az 5 kişi ben Şehzâde Mustafa’yım diye isyan çıkardı. Şehzâdenin katlinden kısa bir süre sonra Dobruca’da ortaya çıkan bir kişi Şehzâde Mustafa olduğunu iddia etti. Şehzâdeye benzerliği ve cesareti ile etrafına Rumeli eyaletlerinden binlerce sipahiyi topladı. Düzme Mustafa bir müddet devlet güçlerini uğraştırdıktan sonra yakalanıp, İstanbul’da çengele geçirilerek öldürüldü.

Arka arkaya isyanlar

Düz­me­ce Mus­ta­fa is­yan­la­rı dur­ma­dı. 1557’de Ana­do­lu­’da Sa­fe­vi­le­r’­in de des­tek­le­di­ği bir is­yan çık­tı. Sul­tan Sü­ley­ma­n’­ın taht ko­nu­sun­da­ki en­di­şe­le­ri­ni sa­de­ce 1566 yı­lı­na ka­dar ye­ni­den or­ta­ya çı­kan Düz­me­ce Mus­ta­fa­lar can­lı tut­tu. 1564’te fark­lı böl­ge­ler­de iki Düz­me­ce Mus­ta­fa
or­ta­ya çık­tı. Bir Düz­me­ce Mus­ta­fa ise 1565 Ha­zi­ra­nı­’n­da idam edil­di.

Hürrem Sultan’a suçlama

Şehzâde Mustafa ile ilgili birçok mersiye yazıldı. Kadın şair Nisâyî yazdığı mersiyede Hürrem Sultan’ı açıkça suçlamıştır:

Bir Urus câdısınun sözin kulağuna koyup
Mekr ü âle aldanuban ol acûzeye uyub
Bâğ-ı ömrün hâsılı ol serv-i âzâda kıyup
Bi-terahhum şâh-ı alem n’itdi Sultan Mustafâ
Şâh-ı âlemsin veli halk tutdı senden nefreti
Kimsenün kalmadı hergiz sana meyl-i şefkati
Bâis olan müftiye irmesün Hak rahmeti
Merhametsüz şâh-ı âlem n’itdi Sultan Mustafâ
    Nisâyi

Unutulmayan MERSiYE


Şehzâde Mustafa adına birçok mersiye yazıldı. Bunların en meşhuru Taşlıcalı Yahya’nınkidir:

Meded, meded bu cihânın yıkıldı bir yanı
Ecel celâlîleri aldı Mustafa Hân’ı.
Dolundu mihr-i cemâli, bozuldu erkânı,
Vebâle koydular âl ile Âl-i Osmân’ı.
.............
Enîsi gâib erenler, celîsi ehl-i sefâ,
Ziyâde ide yaşım gibi rahmetin mevlâ.
İlâhi! Cennet-i firdevs ana durağ olsun,
Nizâm-ı âlem olan Pâdişah sağ olsun!

31 Mart 2012 Cumartesi

PKK'ya OSMANLININ NEVRUZ TOKATI

Nevruz Bayramını yakıp yıkma gösterilerine dönüştüren PKK yandaşlarına Osmanlı tarihinden ağır bir tokat geldi.

Bugün Gazetesi yazarı Erhan Afyoncu o dönemin Nevruz Bayramıyla bugün Nevruz adı altında yapılan taşkınlıklara dikkat çekti.

İşte o yazı...


Şimdi Nevruz deyince aklımıza kavga gürültü geliyor, eskiden böyle değildi.

Günümüzde Nevruz denince aklımıza kavga, gürültü ve çevreye verilen zarar geliyor. Hâlbuki asırlardan beri Nevruz'u kutlayan atalarımız, ilkbaharın gelişi olarak kutladıkları Nevruz'da hediyeleşip, tatlı yiyerek yeni yıla girerlerdi.

Nevruz, insanlık tarihi boyunca farklı farklı milletler tarafından yeni yılın başlangıcı, ilkbaharın gelişi vs. gibi birçok farklı amaçla törenlerle kutlanmıştır. Osmanlı döneminde de Nevruz önemli bir hadiseydi. Ramazan ve Kurban bayramlarından sonra adeta üçüncü bayram gibi kutlanırdı. Fatih Köse arşiv belgelerine dayanarak hazırladığı "Osmanlı Devleti'nde Nevruz" isimli önemli araştırmasında Osmanlı döneminde Nevruz'la ilgili uygulamaları teferruatlı olarak anlatır.

Mali yılın başlangıcı
18. yüzyılın sonlarından itibaren kullanılmaya başlanan Rumi takvimin yılbaşı mart ayında başlardı. Nitekim bu uygulama Cumhuriyet döneminde de sürmüştür. Osmanlı döneminde verginin yarısı Nevruz'da, kalanı ise güzün başlangıcında alınırdı.

Osmanlı döneminde takvimi müneccimbaşı hazırlardı. Müneccimbaşı hazırladığı takvimi padişaha ve devlet ricaline Nevruz'da takdim ederdi. Devlet adamlarına takvimle birlikte hekimbaşı tarafından hazırlanmış "Nevruziyye" adı verilen bir de macun verilirdi. Bu macunun verilmesinin sebebi o yılın ağız tadıyla geçmesi içindi. Bu macunların hastalıklara iyi geldiği ve cinsel gücü de artırdığına inanılırdı.

Nevruz'un gelişi dolayısıyla dualar edilirdi. Hekimbaşının hazırladığı macunun konulduğu kaselere iliştirilen ve "Nevruziyye kulağı" denen kâğıt etiketlerde dualar yazılıydı. Nevruziyye kulaklarında padişahın ve devlet ricaline Allah'tan sağlık ve afiyet dilenirdi. Nevruziyye kulağında yani yıla tam olarak ne zaman girileceği ve Nevruziyye tatlısının nasıl ve ne kadar yeneceği ile nelere iyi geldiği de yazılırdı.

Ordu ve Nevruz
Sefer mevsiminin başlangıcı kabul edilen Nevruz'un yaklaşmasıyla orduda bir hareketlilik başlardı. Herhangi bir devlete karşı sefere çıkılacağı zaman, askerlerin Nevruz'da Peygamber'in sancağında toplanmaları emredilirdi. Yine Nevruz yaklaşınca herhangi bir saldırıya uğrama ihtimaline karşı kaleler tamir edilirdi.
Yeniçeri ağası Nevruz'da bir ziyafet verirdi. Ziyafete sadrazam başta olmak üzere üst düzey devlet ricali katılırdı. Şarkılar dinlenir ve ağanın hazırlattığı yemekler yenilirdi. Yemeğin sonunda sadrazam yeniçeri ağasına samur bir kürk giydirirdi.

Osmanlı donanmasında gemilerin Nevruz'da denize indirilmesi uğur sayılırdı. Üçüncü Selim denizcilere verilecek elbisenin Nevruz'da teslimini kanunlaştırmıştı.

Nevruz hediyeleri
Nevruz'da verilen hediyelere "Nevruziyye" adı verilirdi. Sadrazam, vezirler ve valiler padişaha Nevruz'da hediyeler takdim ederlerdi. Sadrazam padişaha iyi donatılmış bir at hediye ederdi. Padişah da Nevruz'da saray görevlilerine ihsanda bulunurdu.

Şairler de baharın ve yeni yılın başlangıcıyla ilgili dönemin devlet adamlarına ithafen "Nevruziyye" adı verilen şiirler yazarlardı. Bu şiirlerde Nevruz gününün özelliklerine vurgu yapılırdı.

Nevruz fetvası
Eskiden her şeyi fetva alarak yapardık. Pırasa yiyelim mi, kına sürülebilir mi, bayıldım, orucum bozuldu mu? Bu şekilde binlerce konu müftülere ve şeyhülislâmlara sorulur, onların vereceği fetvaya göre hareket edilirdi. Kanuni Sultan Süleyman'ın meşhur Şeyhülislâmı Ebussuud Efendi'ye Nevruz'la ilgili ilginç bir soru sorulmuş, şeyhülislam da buna ilginç bir cevap vermişti.

Soru: Nevruz günü Müslüman bir erkek güzel elbiselerini giyip, yiyip içse, yâranlarıyla kırlara gitse günah olur mu?

Cevap: Günah olmaz. Çünkü Nevruz Mecusî âdeti değil, örfte olan bir âdettir.

Yeni gün
Nevruz yeni manasına gelen "nev" kelimesi ile gün anlamına gelen "ruz" kelimesinin birleşiminden meydana gelen Farsça bir kelimedir. Nevruz güneşin Hamel (Koç) gününe girdiği gündür.

Cem'den Cemşid'e
İran efsanelerine göre Nevruz, efsanevi hükümdar Cem zamanında ortaya çıkmıştır. Cem bir gün tahtında oturup, şarap içerken üzerine güneşin vurmasıyla mücevherler parlamış, halk bunun üzerine hükümdarlarına Işıklı Cem (Cemşid) o güne de Nevruz adını vermiştir.

Kraliçeden daha fazla olmasın diye İrlanda'ya bağış miktarımızı kısıtladılar
Kitap Yayınevi birbirinden ilginç seyahatnameler yayınlıyor. Son yayınladıkları İngiliz Henry Christmast'ın "İstanbul ve Ege Yollarında" isimli eseri seyyahın 1851'de İstanbul, İzmir Efes, Bergama, Salihli, Alaşehir, Denizli ve Akhisar'a yaptığı ilginç seyahat hatıralarının yanı sıra ilginç bir bilgiyi de ihtiva ediyor. Bir süre önce Osmanlılar'ın 19. yüzyılda İrlanda'daki kıtlığa yardım etmediği yönündeki iddiaları bizzat İrlandalılar'ın teşekkür belgeleriyle çürütmüştük. Henry Christmast, İrlanda'ya Osmanlı yardımını doğruladığı gibi şöyle ilginç bir ayrıntı da veriyor:
"Birkaç anekdot Sultan Abdülmecid'in kişiliğini doğru biçimde aydınlatacaktır. İrlanda'daki kıtlık yılında sultan bu mutsuz ülkedeki sıkıntıdan haberdar olur, İngiliz büyükelçisine derhal yardım etmek arzusunda olduğunu bildirir ve büyük miktarda yardım teklif eder. Kendisine, yardımın miktarını kraliçenin yaptığı bağış kadarıyla sınırlandırmanın doğru olacağı, bu yüzden majestelerinden daha fazlasının alınamayacağı ima edilir. Büyükelçinin çözümünü sorgusuz sualsiz uygun bulup kabul eder ve hayırsever duygudaşlık ifadeleriyle kabul gören en yüksek bağışı gönderir."


1 Aralık 2011 Perşembe

Noel putperest dönemden kalma bir gelenektir

Batı Hristiyanları'nın Hazreti İsa'nın doğum günü, Noel olarak kutladıkları 25 Aralık, eski putperest dönemlerden kalma bir gündür.
Yeni yıl öncesinde Ankara'da cuma namazında okunan hutbede, yılbaşı çerçevesinde yapılan kutlamaların dini, milli ve ahlaki değerlerimizle bağdaşmağı vurgulandı.
"Noel", "Noel Baba" ve "yılbaşı kutlamaları" tartışmaları ben kendimi bildim bileli yapılır. Toplumumuzun bir kesimi tartışmalara aldırmaksızın yeni yılı kutlarken, bir diğer kesimi ise yılbaşı kutlamasını Hristiyanlar'ın kutsal günlerinden olan Noel ile özdeşleştirerek kutlamalara karşı çıkar. Doç. Dr. Mustafa Daş, bir yazısında Noel kutlamalarının ilginç hikâyesini anlatır.
HZ. İSA'NIN DOĞUM GÜNÜ
Yılbaşı genellikle Hazreti İsa'nın doğum günü sanılır. Bu yüzden yılbaşı kutlamaları da Hristiyanlar'ın bir geleneği zannedilir. Ancak Hazreti İsa'nın doğum günü Batı Hristiyanları'na göre 25 Aralık'tır. 25 Aralık, 4. yüzyıldan beri Christmas olarak, yani Hristiyan âleminin en büyük bayramı olarak kutlanır. Kiliselerde 24 Aralık'ı 25 Aralık'a bağlayan gece her zamankinden daha bir coşkunlukla ayinler icra edilir. Ayinden sonra Hristiyanlar, evlerinde hindili Noel yemeklerini yerler.
Ancak 25 Aralık gerçekte Hazreti İsa'nın doğum günü değildir! Hazreti İsa'nın Beytülahim'de bir mağarada yıldızlı bir gecede doğduğu anlatılır. Fakat kaynaklar net bir tarih vermezler.
İkinci yüzyılın sonlarından itibaren Hz. İsa'nın doğumu için mart ve mayıs arasında tarihler ortaya atılmaya başlandı. Hz. İsa'nın bahar aylarında doğduğu tahmin ediliyordu. Doğu Hristiyanları 6 Ocak'ı benimsediler. Mitolojiye göre Eski Grekler'in Tanrıları'ndan Dionysos ile Mısır Tanrıları'ndan Osiris, güneşin Başak takımyıldızını terkettiği 6 Ocak'da yeniden dünyada görünüyorlardı. İnanışa göre Dionysos ve Osiris ölüp, yeniden diriliyorlardı. 6 Ocak'ta Dionysos ve Osiris'in yeniden dönüşleri şerefine çeşitli kutlamalar yapılırdı. Doğu Hristiyanları antik dönemdeki geleneklerini Hristiyanlaştırarak, 6 Ocak'ı Hz. İsa'nın doğum günü olarak kabul ettiler.
İRAN'DAN ROMA'YA GEÇEN KUTSAL GÜN
Batı Hristiyan dünyası ise Hz. İsa'nın doğum günü olarak 6 Ocak tarihini değil de 25 Aralık'ı benimsedi. Batı Hristiyanları da Doğu'daki Hristiyanlar gibi kendi putperest geleneklerinden hareket etmişlerdi. Romalılar 24 Aralık'ı 25 Aralık'a bağlayan yılın en uzun gecesinden sonraki gündönümüne kutsallık atfediyorlardı. Güneşin karanlığa üstün geldiği ve gündüzler daha uzun olacağı için çeşitli kutlamalar yapıyorlardı. Ancak 25 Aralık Romalılar'a da İran'dan geçmişti.
Roma ordusunda görev yapan İranlı askerler 25 Aralık'ı Güneş Tanrı Mithra'nın geceye karşı zaferi olarak kutluyorlardı. İranlılar, en önemli Tanrı'larından bir olan Mithra'nın 25 Aralık gece yarısında karanlık bir mağarada doğduğuna inanırlardı. İranlılar, bu yüzden 25 Aralık gece yarısı Mithra'ya bir hayvan kurban ederlerdi. Romalılar, ordularındaki askerlerden etkilenip, İranlılar'ın geleneğini benimsediler. Roma'da 25 Aralık "Natalis", yani doğum günü olarak bayram ilan edildi. Natalis ismi zamanla Noel'e dönüştü.
Tanrı korkusu Türkler'de her an egemendir
Osmanlı döneminde İstanbul'da görev yapan elçilerin işi çok zordu. Osmanlı yönetimi elçileri adam yerine koymaz, başlarına gelmedik kalmazdı. Ancak özellikle savaş zamanlarında hayatları kelimenin gerçek manasıyla zindan olurdu. Osmanlı İmparatorluğu bir devlete savaş ilân edince ilk önce o ülkenin elçi ve maiyetini zindana atardı.
Bunlardan biri de Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu'nun 1591'de İstanbul'a gönderdiği elçilik heyetinde eczacı olarak bulunan Friedrich Seidel'dir. Osmanlı yönetimi, 1593'te imparatorluğa savaş açınca elçilik heyeti Kasımpaşa'daki Tersane zindanına atıldı.
Seidel'in elçilik ve zindan hatıralarını anlattığı eseri 1711'de yayınlandı. Ancak Türkçe'ye çevrilmesi için 300 yıl geçmesi gerekti. Seidel'in hatıratını daha önce birçok önemli kitap yayınlamış olan Kitap Yayınevi Türkis Noyan'ın çevirisi ve "Sultanın Zindanında" ismiyle Türkçe olarak neşretti.
Seidel, aramızda çok kötü günler geçirmesine rağmen atalarımızı şöyle tasvir ediyor: "Biz Hristiyanlar'da Tanrı sevgisinin ve korkusunun azlığına karşın korkunç, sözle anlatılamayacak kötü huylar hızla gelişiyor. Türkler ise gerek seferleri sırasında gerekse karargâh kurdukları yerlerde dinlerini hiç ihmal etmezler. Tanrı korkusu onlarda her an egemendir. Bizlerden daha onurlu, ölçülü, iffetli, temiz, sessiz ve iyi yaşam sürerler."

Osmanlı Türklüğüyle gurur duyardı

Sayın Kılıçdaroğlu "Osmanlı'da Türk olmak ayıptı" diye konuştu.
Ancak bu iddianın tam tersine Osmanlı Türklüğüyle gurur duyar, hanedan kendisini Oğuz Han'a bağlardı
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, geçtiğimiz günlerde "Osmanlı Devleti'nde Türk olmak ayıptı. O dönem ümmet toplumu vardı" diye konuştu. Bu sözler bundan 80-85 sene önce, Cumhuriyet'in ilk kuruluş yıllarındaki iddialardı. Yapılan akademik araştırmalar bu iddianın doğru olmadığını ortaya çıkarmıştır.
TÜRKLÜK DEĞİL HAYAT TARZI
Bazı Osmanlı tarihçilerinin eserlerinde Türkler için etrâk-ı bî-idrâk, yani idrâksiz Türkler denilmesinden hareket eden bir kısım araştırmacılar Osmanlı İmparatorluğu'nun Türk devleti olmadığını iddia ederler. Bu tutarsız bir yaklaşımdır. Osmanlı tarihçilerinin eserleri incelendiğinde Türkler'le ilgili bu tür ifadelerin etnik kimliği değil sosyolojik ve siyasi bir durumu belirtmek için kullanıldığı görülür. Ayrıca bu ifade ile kötülenenler, genellikle devlete karşı çeşitli hadiselere karışmış veya Şah İsmail'e katılmış Türkmenler'dir. Düşman olarak görülen bir devlete yapılan bu katılımları aşağılamak için Osmanlı tarihçileri bu tür ifadeler kullanmışlardır.
Türk ve Türkmen isimlerinin olumsuz ifadelerle anılması sadece Osmanlı dönemi tarihçilerine özgü bir davranış değildir. Selçuklu tarihçilerinin de Türkmenler hakkında bu şekilde olumsuz sözleri vardır.
Osmanlı döneminin bazı tarihçileri bu olumsuz ifadeleri Türk kimliğini değil köylü ve göçebeleri kötülemek için kullanırlar. Özellikle yarı göçebe hayat yaşayan Türkmenler devlet düzenine ayak uyduramamaları ve yerleşik hayata zarar vermeleri sebebiyle eleştirilmektedir. Osmanlı tarih yazarlarının eserlerinde bu tür ifadeleri başka milletler için de görmek mümkündür. Örneğin, göçebe Araplar'a, Arab-ı bed-fial (kötü işler yapan Arap), Arab-ı bed-rey (düşüncesi kötü Arap), Arab-ı Şekavet-şiar (eşkıyalığı adet hâline getirmiş Arap) denilirdi.
Buradaki millet isimleri etnik bir mana ifade etmekten ziyade bu toplulukların yaşam tarzını gösterir. Nitekim Fatih Kanunnâmesi'nin bir ceza bahsinde geçen "Türk veya şehirli olsa" ifadesi Türk kelimesinin göçebe Türkmenler ve köylüler için kullanıldığını açık bir biçimde ortaya koymaktadır.
TÜRKLÜĞÜ ÖVEN TARİHÇİLER
Osmanlı tarihçilerinin eserlerindeki Türkler'le ilgili olumsuz ifadeleri gündeme getirenler, aynı kitaplardaki olumlu sözleri görmezden gelmektedirler. En önemli Osmanlı tarihçilerinden olan ve uzun süre şeyhülislâmlık yapan Hoca Sadeddin, "Tacü't-Tevârih" isimli, kendisinden sonraki tarihçilere büyük tesirlerde bulunmuş eserinde Osmanlı fetihlerini anlatırken "Türk yiğitleri", "Zaferleri gölge edinmiş Türk askerleri" gibi ifadelerle Osmanlı ordusunu över. 17. yüzyıl tarihçilerinden Solakzâde Mehmed Hemdemi de tarihinin birçok yerinde Türk ismini olumlu olarak kullanır ve Cem olayını anlatırken Fatih'i "Kostantiniyye'yi fetheden Türk'ün oğlu" diye anar. 16. yüzyılın en büyük tarihçilerinden Gelibolulu Mustafa Âli ise "Künhü'l-Ahbâr" isimli dünya tarihinde Türk boylarını anlatırken bunları "seçkin millet, güzel ümmet" olarak zikreder. Bunlardan başka pek çok Osmanlı tarihçisinin eserlerinde de bu tür ifadelere rastlanılır.
OSMANLI HANEDANI VE TÜRKLÜK
Osmanlı tarihleri incelendiğinde Orta Asya'dan geldiklerinin ve Türklüklerinin fazlasıyla farkında oldukları görülür. Bu kitaplarda Osmanlı hanedanı Oğuz Han'a bağlanır. Osmanlılar Oğuz neslinden ve Kayı boyundandır. Osmanlı tarihi Türk tarihinin bir parçası olarak ele alınır. Nitekim Şehzâde Cem'in oğluna Oğuz Han, İkinci Bâyezid'in oğluna ise Korkud isimlerinin verilmesi tesadüf değil dönemin siyasi yapısı içerisinde bilinçli bir tercihtir.
Osmanlı bir millet ismi değildir. Osmanlı adı Selçuklu, Karahanlı, Gazneli isimleri gibi bir hanedanın adıdır. Selçuklular, Karahanlılar, Gazneliler gibi Osmanlılar da bir Türk devletidir. Ancak hiç unutulmaması gereken husus Osmanlılar'ın bir imparatorluk olduğudur.
DURMUŞ HOCAOĞLU'NUN ARDINDAN
Türkiye'nin yetiştirdiği en önemli beyinlerden biri olan Durmuş Hocaoğlu'nu kaybedeli 2,5 ay oldu. Rahmetli ağabeyimin cenazesinde en ilgimi çeken şeylerden biri, yüksek lisans tezinde intihal yapmakla meşhur, doktora tezi baştan aşağı yanlış bilgilerle dolu ancak kendisini tarihçi zanneden birinin de oraya gelmesiydi. Meğer oraya altın diş bulmaya gelmiş. Meşhur olmak için can atan ancak beceriksizliğinden bir baltaya sap bile olamayan bu vatandaş, geçtiğimiz günlerde bir dergide "Durmuş Hocaoğlu'nu Tarihçiler Öldürdü" diye hezeyanlarını kustu.
Rahmetli Durmuş Hocaoğlu benim ve diğer tarihçi arkadaşlarımın her şeyiydi. Yirmi yıldan fazla bir süre gecemiz gündüzümüz beraber geçti. Nitekim o kadar yakındık ki vefat ettiğinde ailesi bu acı haberi gece yarısı ilk olarak bana ve diğer tarihçi arkadaşlarıma ulaştırdı. Hayatta bir çivi bile çakmamış bu zatın Durmuş Hocaoğlu ile hiçbir yakınlığı yoktu. Böyle muhteris kişileri zaten rahmetli Durmuş Hocaoğlu etrafına sokmazdı. Şimdi kalkmış sağa sola iftiralar atarak rahmetli Hocaoğlu'nun felsefi mirasından pay kapmaya çalışıyor. Ancak unutmasın Durmuş Hocaoğlu, vefat etmeden önce onun gibi meşhur olmak için "Osmanlı'da resmi dil yoktu" diye hezeyanlarda bulunanlar, yüzünden kahır çekmişti. Şimdi kendisinin arkasından ah vah eden birçok kişiyi de defterden silmişti.