4 Kasım 2013 Pazartesi

İstiklal Mahkemeleri’nde adalet var mıydı?

İstiklal Mahkemeleri’yle ilgili gerçeklerin anlatılamayışının altında beyin yıkamaya dönük bir gayretkeşlikle yazılan ders kitaplarındaki sakat mantık yatmaktadır. Artık bu kitaplardaki bilgileri tashih etmenin zamanı gelmedi mi?
Tarihi, özellikle de yakın tarihi tartışmaya açıyorsanız başınız belaya girmiş demektir. Kimi dost görünenlerin bıyıkaltı homurdanmalarına, ‘Keşke bu konulara hiç girmese, yazık olacak’ repliklerine, belediyelerdeki programlarınızın iptaline, ‘belli yerlerden’ bilgi alamamaya vs. razısınız da, fazlası var: Uyarılar, hakaretler, hatta açık veya örtük tehditlere de hazır olmalısınız.
Bu da gösteriyor ki, Türkiye’de yakın tarih henüz ‘tarih’ olmamış, mazinin o engin ummanına karışmamıştır. Hâlâ canlı bir hesaplaşma konusudur ve yaptıklarınız bir yerlerde mimlenmektedir.
Ancak hedefinizi “hakkı tutup kaldırmak” olarak koymuşsanız bunlar sizi yıldıramaz. Allah’ın verdiği nefes miktarınca görevinizi yapmak zorundasınız. Öyleyse sorgulamaya devam…
Standart tarih kitaplarına bakarsanız İstiklal Mahkemeleri’nin rejim düşmanlarına, bu arada “irtica” taraftarlarına hak ettikleri cezayı vermek üzere kurulduğunu yazar. İşte onlardan birinde, üstelik ilk resmî Cumhuriyet Tarihi ders kitabında İzmir suikastı vesilesiyle temizlenenlerden şu parti propagandasını andıran üslupla bahsedilmesi dikkate değer:
“Bu sefillerin ve cürüm (suç) ortaklarının kanında Türklük cevherinden eser bulunmadığına şüphe yoktur. Bunlar hiçbir milletin varlığında barındırmağa razı olamayacağı kadar soysuzlardır.”
Yanlış okumadınız, bunlar bir ders kitabında yazılı. Aynı haşin ve hesaplaşmacı üslubun günümüze dek gelmiş olmasına şaşırmıyoruz. Neden mi? Bu üslubu fena halde ‘içselleştirdik’ de ondan.
Bakın aynı kitapta lise öğrencilerine nasıl anlatılmış İstiklal Mahkemeleri:
“İstiklâl Mahkemeleri (…) adalet müesseseleridir. Bu mahkemelerin Cumhuriyet devrinde irtica ve ihanet hareketlerinin önüne geçmekte hayırlı faaliyetleri görülmüştür.”
tarih4
Tarih IV” başlıklı ders kitabı İstiklal Mahkemeleri’nin 1927 yılında kaldırılmasını da hükümetin “tarihte az görülmüş demokratik faziletlerinden” biri saymaktadır ki, pes artık dedirtiyor insana! Oysa külliyen yalan. Gerçi mahkemeler 1927’de faaliyetini durdurdu ama gücünü aldığı Takrir-i Sükûn Kanunu tekrar ihtiyaç duyulabilir diye yürürlükte bırakıldı. Dahası, İstiklal Mahkemeleri Kanunu çok partili hayata geçilmesine rağmen yürürlükten kalkmamıştı. Kalkması 1949’u bulacaktır.
İstiklal Mahkemeleri’yle ilgili gerçeklerin anlatılamayışının altında beyin yıkamaya dönük bir gayretkeşlikle yazılan ders kitaplarındaki sakat mantık yatmaktadır. (Burada “İstiklal Mahkemeleri” derken Cumhuriyet’ten sonra kurulanları, özellikle 1925-27 döneminde faaliyet gösteren Şark ve Ankara İstiklal Mahkemeleri’ni kastettiğimizi belirtmekte fayda var.)
birbirimizi
“Birbirimizi yiyeceğiz”
İstiklal Mahkemeleri’nin adalet dağıtmak gibi bir hedefleri yoktu. Yeni rejimin oturtulmasının önündeki engelleri bertaraf etmek, bunun için de bir sindirme fırtınası estirmek gerekiyordu. Kuruluşunda, 1793-94’te Fransa’daki Terör Dönemi’nin sık sık hatırlatılması anlamlıdır. 1917 sonlarında Bolşevik Rusya’da kurulan Çeka yapılanmasıyla da paralellik kurulabilir. Asıl maksat, yeni rejime itaati temin edecek ve kimsenin sesini çıkaramayacağı tek sesli bir Türkiye oluşturmaktı.
Nitekim Halide Edip Adıvar’ın Mustafa Kemal Paşa’ya Afyon’da zaferden sonra ne yapacağını sorduğunda “Birbirimizi yiyeceğiz.” cevabını almıştı. Halide Edib’in “Niçin?” sorusu ise “Ya bana karşı çıkmış adamlar?” şeklinde karşılık bulmuştur. Karşı çıkmış adamlarla bir hesaplaşma kaçınılmazdı. Nitekim Gazi Paşa’nın İsmail Habib Sevük’e söylediği “Kız gibi bir Meclis istiyorum.” sözü de hedefin ne olduğunu açıkça gösteriyor.
Kaldı ki, Cumhuriyet’ten önceki İstiklal Mahkemeleri’ni denetleyecek bir Meclis vardı ve sıkı bir şekilde bu görevini yerine getiriyordu, oysa yeni dönemde Meclis’in de denetimi dışında, emirleri doğrudan doğruya Gazi Paşa’dan alan bir mahkeme ve üyeleri söz konusuydu. Kimsenin hesap soramadığı, yetkileri neredeyse sonsuz, temyizi olmayan bir terör mahkemesiydi bu.
Sürece veya kararlara müdahale eden başbakan bile olsa mahkeme tutuklayabiliyordu. Nitekim Başvekil İsmet Paşa, tutuklu arkadaşı Kâzım Karabekir’i polise baskı yaparak serbest bıraktırınca mahkemenin kendisini de tutuklamaya kalktığını ve ancak Reisicumhur’un araya girmesiyle bağışlandığını hatırlamak gerek. Keza Adana Valisi Hilmi Uran da iki sanığı ödeneği olmadığı gerekçesiyle Ankara’ya gönderemediği için tutuklanmak istemişti.
Tek bir otoriteden emir alarak hareket eden mahkemede korkunç adli hataların yaşanması kaçınılmazdı. Bunlardan birisini bize, “Atatürk’ün silah arkadaşı” diye bilinen Ali Fuat (Cebesoy) Paşa “Siyasi Hâtıralar”ının 2. cildinin 217. sayfasından itibaren dehşet içinde anlatır.
idam

İtiraza idam cezası
Cebesoy, Atatürk’e suikast davasında idamla yargılananlardan biriydi. İdamlıklar ayrıldıktan sonra İzmir’de bir ambara tıkılmıştır İstiklal Savaşı’nın anlı şanlı generalleri. “Herkeste bir şaşkınlık hali vardı.” diyor ve devam ediyor Cebesoy:
“Hepimiz perişan olmuş bir ruh hali içinde idik. Omuzlarımız âdeta çökmüştü. Ağzımızı bıçak açmıyordu. Büyük bir felaketten kurtulabildiğimize inanamıyorduk. Bir aydan beri paşa rütbesine yükselmiş şerefli birer asker oluşumuz, teşrii masuniyetimiz (dokunulmazlığımız), mazideki hizmetlerimiz, şahsiyetimiz, hepsi hepsi unutulmuştu. Şerefsiz, adi, hakir bir mevkie düşürülmek isteniyorduk.”
Mahkemede adaletin a’sının dahi olmadığını belgeleyen çarpıcı bir olaya da tanık olmuştur Cebesoy. Milli Mücadele’nin kahramanlarından İsmail Canbulat ile Halis Turgut, kendilerine verilen 10’ar yıl sürgün cezasına itiraz etmeye kalkmışlar. Cebesoy fazla kurcalamamalarını söylemiş. “Hakkımızı arayacağız!” demişler. “Töhmet altında yaşayamayız.” Biraz sonra mübaşir çağırır kendilerini savunmaları için. “Hışım gibi kapıya doğru atıldılar.” der Cebesoy. Ertesi sabah merakla iki kader arkadaşını aramaktadır gözleri. Kendisi o iç yakıcı sahneyi şöyle anlatır:
“Buz gibi bir şey başımdan aşağı dökülmüştü. 10 sene sürgün cezasının ağırlığına tahammül edemeyen ve bunun için tekrar mahkemenin huzuruna çıkan bu iki arkadaşa verilen yeni ceza korkunçtu: İdam.”
60 yıl kadar önce yayımlanan kitabında M. Philips Price, “Türkiye’nin hizaya getirilmesi için bir süre bir diktatöre ihtiyacı olduğu iddia edilebilirdi. Fakat Türkiye tarihinin bir dönemini kirleten bu gibi şahsî intikam fiillerine ihtiyacı yoktu.” diye yazıyor ki, İstiklal Mahkemeleri’nin bir intikam aracı olarak kullanıldığına berrak bir ışık tutmuş oluyor.
Artık ders kitaplarındaki küfleri temizlemenin zamanı gelmedi mi?
27 Ekim 2013

Hiç yorum yok: