5 Aralık 2011 Pazartesi

MURAT BARDAKÇI-Bizim emperyal prensesimiz

Neslişah Sultan güzelliği, zekası, bilgisi ve sportmenliğiyle yurtdışında bizi en iyi şekilde temsil etmişti. Murat Bardakçı onu son zamanların en iyi biyografi kitabında anlatıyor.

4 Şubat 1921’de son padişah VI. Mehmed Vahdettin’in kızı Sabiha Sultan ve o sırada veliaht olan son Halife Abdülmecid’in oğlu Şehzade Ömer Faruk’un ilk çocukları olarak dünyaya geldi. Doğumu resmi tebliğ ile ilan edildi, top atışıyla selamlandı ve tarihin gidişi itibarıyla hanedanının resmi defterine son üye olarak kaydedildi.

3 yaşında Türkiye topraklarını diğer hanedan üyeleri ile birlikte terk etmek zorunda kalan küçük Neslişah Sultan, doğduğu İstanbul’u ancak 23 sene sonra Mısır’ın ikinci veliaht prensinin eşi olarak resmî bir sıfatla ziyaret edebildi. 1964’ten itibaren de yeniden aldığı vatandaşlıkla İstanbul’da ikamete başladı.

Ömrünün ilk 35 yılında iki sürgün yaşadı, hatta Cemal Abdülnasır’ın mahkemelerinde idam talebiyle yargılandı. Her iki sürgünde de mali sıkıntıya düştü. Hanedanının ananesinden, aldığı eğitimden ve müthiş hafızası, zekası ve ecdadı gibi spor yetenekleri ve güzelliği sayesinde hep önde dimdik durmayı bildi. Her zaman için Avrupa’daki aristokrasinin, Furtwaengler gibi ünlü orkestra şefi ve sanatçıların dost olmaktan zevk aldıkları, onur duydukları bir portre oldu. Neslişah Sultan memleketini en mutantan biçimde temsil eden önde gelen Türklerdendir.

Murat Bardakçı çok uzun senelerden beri hanedanın güvenini kazanmış, gerekli evrakı toplamış, bu konudaki ciddiyetini ispatlamış bir yazardır. “Neslişah” son devir Osmanlı tarihini bambaşka bir açıdan ele alan trilogyanın ikinci kitabıdır. İlki son padişah Vahdettin’in sürgün yıllarını anlatan “Şahbaba” idi, üçüncüsü de son padişahın kızı Sabiha Sultan’ın yazışmalarından oluşan bir kitap olacak. Bu kitapta Yahya Kemal’in “Türkçeyi en iyi kullanan dokuz kişiden biri” diye nitelediği ve hakikaten kuvvetli kalemi olan Sabiha Sultan’ı tanıyacağız. Bardakçı kitabı elden bırakamayacağımız bir üslupla kaleme almış. Bu yılın değil, son zamanların en başarılı biyografi çalışması olduğunu itiraf etmeliyiz.

Lisan kullanışı hayranlık uyandırır
Sabiha Sultan’ın bir sözü vardır: “Osmanlı İmparatorluğu Türklerin imparatorluğuydu, bu da Türklerin cumhuriyetidir.” Sağlam düşünceye ve üsluba sahip bir Türk aydınının bu sözünü, genç hukukçu öğrencim Emre Öktem’in devlette süreklilik üzerine yazdığı nefis İngilizce makale de doğrular. Ve Neslişah Sultan’ın kitabın sonunda yer alan şu cümlesi de dikkate şayandır: “İstanbul’da ne görüyorsam ecdadımın zamanından kalmadır”.

Hiç kimse fazla söz etmesin, o mirasın üstüne titriyoruz ve yaşamak için onlara tutunuyoruz. İstanbul’a ondan sonra dikilen ucubeleri ise göz ve gönül letafetimiz için günün birinde yıkmak zorunda kalacağız.

Neslişah Sultan artık yarım asra yakındır doğduğu ve sevdiği vatanında yaşıyor. Hayatının ilk 40 senesini bir dünya insanı ve seçkin bir kişilik olarak Mısır’da ve Avrupa’da geçirdi, sağlam eğitim aldı. Bunda onun kendi gayreti rol oynadı. Tarih ve musiki bilgisi, botanik ve sanat tarihi bilgisi, lisanları kullanışındaki ustalık hayranlık uyandırır. En tuhaf ortamlarda dahi bir Osmanlı prensesinin vakar ve ciddiyetine sahip olmayı bildi. Kitapta; ünlü Ağa Han’ın şatosunda Avrupa aristokratlarının en seçkinlerinin katıldığı bir partide gördüklerini istihfafla anlatan sayfaya göz atınız (s.294).

Neslişah Sultan’ın hayatı Nice’te sefil ve hatta fakir sayılmazdı. Ne de olsa, büyükbabanın aileye desteği vardı. Ama Halife’nin Müslüman ülke hükümdarlarından gelen yardımları dağıtacağı hanedan azası dünyanın dört bucağındaydı. Mütevazı yaşamak zorundaydılar. Mısır’a yerleşmek zorunda kaldılar ve üç prenses kız kardeşin kısmeti de orada bulundu.

En ilginç kısım Mısır yılları
Türk imparatorluğunu tuttuğu için tahtından edilen Hıdiv Abbas Hilmi Paşa’nın oğlu ve Mısır veliahtı Prens Abdülmünim ile evlendi. Bu evlilikten bugün Mısır’ın varisi sayılabilecek Prens Abbas Hilmi ve Prenses İkbal dünyaya geldi. II. Cihan Harbi patlamıştı. Avrupa’ya dönmek hayaldi. Her türlü entrikanın döndüğü Mısır ve Ortadoğu’da her şeye rağmen sakin bir hayat vardı. Doğrusu Neslişah Sultan Mısır’da ve bütün Ortadoğu’da saygı duyulan genç bir prensesti; o aslında Osmanlı’nın “Sultana”sı idi. Bu arada Mısır veliahtının eşi olarak öbür Osmanlı prenseslerine 1952’ye kadar nasip olmayan bir imtiyazı da oldu, Türkiye’ye diplomatik vize ile girebildi.

1952’de Genç Subaylar darbesi bu hayatı değiştirdi. İlk anda Prens Abdülmünim naib ve Prenses Neslişah da naibe olmuştu. Politikanın tam içindeydiler. Bence Mısır faslı bu hayatın ve bu kitabın en ilginç bölümüdür. Cumhuriyet ilan edildi. Abdülnasır Prens Abdülmünim’in ve Neslişah’ın amansız düşmanı oldu. İdamdan kurtuldular. 1959’da Mısır’ı terk etmelerine izin verildi.

Avrupa’da geçen birkaç yıl 1959’un 29 Mayıs sabahı ile 1964 arasındadır ve mutantan bir devirdir. Emperyal prensesin haberlerini Avrupa dergilerinde görmek mümkündü. Ben Neslişah Sultan’ın varlığını ve resimlerini ilk defa Paris Match’ta görmüştüm. 1964’te Türkiye’ye yerleşmesi, Türkiye’nin sultanı benimsemesi ayrı bir olaydır. Bu zamanda Çetin Altan’ın üç prenses için kaleme aldığı kasidevi yazıyı birçok kimse gibi okudum. Çetin Altan Türkçeyi iyi kullanır ve bu bir şaheserdi. Buzlar çoktan kırılmaya başlamıştı. Bir ömür boyu nerede olursa olsun Türklerin prensesi idi ve bu ülkenin gurur duyulacak insanlarından olarak aramızdadır.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 23.10.2011)

Hiç yorum yok: